Gündem

Ne kadarını hayatımıza taşıdık

Ne kadarını hayatımıza taşıdık?

Abone Ol

Zaman israfının ve beyhude harcadığımız vaktin büyük bir kayıp olduğunu ve zamanı faydalı işlerle doldurmamız gerektiğini biliyoruz ve bunu defaatle ifade ediyoruz. Bu konuda çeşitli kitaplar da okuduk, ayet ve hadisler ezberledik, çeşitli seminerler dinledik... Ama öğrendiğimiz bu bilgileri zihnimizin havzasına terk ettik ve yine bildiğimizi okuduk. Öğrendik ama yaşamadık, bildiğimizi bilince ve hayata taşımadık.

Bilgi eksikliği hayatımızın her safhasında karşımıza çıkıyor. Ama bana kalsa bugünün dünyasında bilgiden çok bilinç eksikliği var. Bilgisizlik bir şekilde telafi edilebiliyor ama insanların bilinci ve duyarlılığı tamamen körelmişse işimiz zor... Artık teknolojinin gözü üzerimizde, bilgi bir tuşa basmak kadar yakınımızda... İnternet, kurslar, özel eğitim alanları, kitaplar, seminerler... Bilgiye ulaşma noktasında büyük kolaylıklar sağlıyor ve kendini geliştirmek, istediği bilgiye ulaşmak isteyen kimseler buralardan istediklerini öğrenebiliyorlar. Fakat bilginin hayata taşınması konusunda sorun var. Öyle pek uzağa gitmeye gerek yok isterseniz kendi hayatımızı göz önüne getirelim. Zaman israfının ve beyhude harcadığımız vaktin büyük bir kayıp olduğunu ve zamanı faydalı işlerle doldurmamız gerektiğini biliyoruz ve bunu defaatle ifade ediyoruz. Bu konuda çeşitli kitaplar da okuduk, ayet ve hadisler ezberledik, çeşitli seminerler dinledik... Ama öğrendiğimiz bu bilgileri zihnimizin havzasına terk ettik ve yine bildiğimizi okuduk. Öğrendik ama yaşamadık, bildiğimizi bilince ve hayata taşımadık... İkram etmenin güzelliklerini Efendimizin tavsiyelerinden ve örnek hayatından öğrendik. Ayrıca, iyilik yapmanın ruh sağlığımıza ve biyolojik varlığımıza da ne kadar faydalı olduğunu da okuduk, peki ne kadarını hayatımıza taşıyabildik? İşte bütün mesele burada düğümleniyor...

Bilinçlenmeye ihtiyacımız var

Bugünün insanı bilgiye ulaşmakta hiçbir sıkıntı çekmiyor ama bildiğini hayatına taşımakta ve bilincini uyandırmakta zorlanıyor, bence bütün sorun buradan kaynaklanıyor... Öyleyse, bilgi eksikliğinden, bilgisizlikten ziyade bu konunun üzerine eğilmeli ve bu konuyla ilgili bilinçlendirme sohbetleri yapılmalı diye düşünüyorum.

İnsanlar, ilme ve öğrenmeye büyük önem veriyorlar. Ama burada öğrendiklerini hayata taşıma ve uyum sağlama konusunda kaç kişi beklediğimiz cevabı verebilmiştir bu tartışılır... Bunun için, burada yapılan sohbetlerin, bilgilendirme toplantılarının yanında öğrenilen bilginin hayat bulması noktasında da çalışmalar yapılabilir diye düşünüyorum. Bu gibi çalışmalar vasıtasıyla insanlar, öğrendiklerinin ne kadarını yaşabiliyorlar, hangi durumlarda aksaklıklar oluyor, daha iyi aktive olabilmek için nelere ihtiyaçları var gibi sorulara cevap bulabilirler.

İnsanın öğrendiğini yaşayabilmesi ve hatalarının doktoru olup, bilincini uyandırması için farkındalık kazanması şart. Çünkü bütün değişimler ciddi bir farkındalık sonucunda gelişir... Farkında olmak, uyanık olmak, kişinin kendini ve bulunduğu ekseni tanımasını sağlar. Evet gerçekten bilinç bir uyanıklık halidir ve çoğu zaman yaşadığımız toplumdan uzak, sakin bir ortama çekilerek iç dünyamıza yönelir ve bilince ulaşmaya çalışırız. Bir yerde kendimizin, varlığımızın, hayata geliş gayemizin bilincine varır uykudan uyanır gibi silkeleniriz. Çevremizdeki insanlar, bilincimizi köreltmeye ve bizi sorumsuzluğa teşvik edebilirler ama böyle zamanlar da dahi zihnimize kısa bir yolculuk yaparak toparlanabilir bu aktif yürüyüşümüze devam edebiliriz...

Söz yarası iyileşir mi?

Geçen hafta aldığım mektupta şu cümleler dikkatimi çekti ve sizlerle paylaşmayı düşündüm...

"30 yaşındayım ama kendimi atmış yaşında bir ihtiyar gibi hissediyorum. Yoruldum, kırık dökük bir kalp taşıyorum. Eşim, kayınvalidem, kayınlarım, eltilerim herkes bana hakaret ediyor, aşağılıyor, küçümsüyor, adam yerine bile koymuyorlar. Kocam "artık değiştim, bundan sonra seni pek kırmayacağım" diyor ama bu neyi değiştirir ki... Bugüne kadar sürekli kırdı beni, onurumla oynadı, küçük düşürdü, kalbimde hiç onarılmayacak yaralar bıraktı. Ne yaparlarsa yapsınlar bu kırıklar düzelmez... Benim duygularım onarılmaz..."

Konuşma yeteneğimiz bizi diğer varlıklardan ayıran bir özelliğimizdir... Konuşuruz, duygularımızı, düşüncelerimizi, beklentilerimizi dil vasıtasıyla birbirimize aktarır ve aynı dünyayı paylaştığımız bu insanlarla bir tür sinerji oluştururuz. Bu anlamda dil, sahip olduğumuz değerli bir servettir. Fakat dili nasıl kullanmamız gerektiği noktasında gerekli hassasiyeti göstermemiz ve maksadına uygun kullanmamız gerekiyor. Gönülden gönüle bir köprü oluşturan dil, aynı zamanda, duygu ve düşüncelerimizi iletme işlevi görüyor ve bizi birbirimize kenetliyor. Ancak, sözü doğru kullandığımızda bal, yanlış kullandığımızda zehir oluyor. Dil zehir saçmaya başladığında, içimizdeki kötülükleri ifade ettiğinde, çok büyük zararlara büyük yıkımlara neden olabiliyor.

Kırılan kalp düzelir mi? Onarılır mı peki? Elbette onarılabilir ama geride silik bir iz bırakır ve bu iz küçük bir şeyde yeniden belirir ve acılar yeniden yaşanır. Hani kırılan bir vazoyu yapıştırır ve eski haline getirmeye çalışırsınız ama yinede kırılan noktada küçük bir iz kalır ya, işte bu da öyle bir şey...

Malumunuz üzere, dedikodu bir kul hakkıdır. Kul hakkı ise, dinimizin üzerinde durduğu ve üstüne basa basa insanları uyardığı tehlikeli bir davranıştır. Bu nedenle çevremizdeki insanlarla ya da aile bireylerimizle ilişkilerimizde onları kırmamaya, arkalarından dedikodularını yapmamaya özen göstermeliyiz. Eğer bunu yapmak nefsinize zor geliyorsa, bütün eylemlerinizin bir bir önünüze çıkacağı hesap gününü hatırlayın... Siz elinizden geleni yapın ama yinede bizler insanız, beşeriz, şaşarız hata yapabiliriz, ağzımızdan istemediğimiz sözler de çıkabilir, istemeden karşımızdaki kişiyi kırabiliriz de. Bu durumda yapacağımız tek şey Allah‘a sığınmak ve kırdığımız kişiden helallik almak olmalıdır. Ancak böyle durumlarda kırılan kişilerin de affedici olmaları gerekir. Bu kimseler zaman zaman yaşadıkları haksızlıkları hatırlayabilirler ama karşılarındaki kişinin de bir insan olduğunu ve hata yapabileceğini düşünüp affetmelidirler. Zira affetmenin sağlığımıza katkılarını ve faydalarını modern bilim dahi kabul ediyor ve bu konuda insanları uyarıyor.

Egzoz gazları zekâyı da psikolojiyi de etkiliyor

Toplum Sağlığı Araştırma ve Geliştirme Merkezi (TOSAGEM) Başkanı Prof. Dr. Nazmi Zengin, yüksek oranda egzoz gazına maruz kalan çocukların zekâ testlerinde çıkan skorların, diğer çocukların skorlarına göre daha düşük olduğunu söyledi.

Prof. Dr. Nazmi Zengin, trafikte yoğun egzoz gazına maruz kalmanın, birçok hastalığın ortaya çıkmasında ana etken olduğunu söyledi. Günümüz koşullarında bir aracın 1970‘li yıllardaki bir araca göre 10 kat daha az kirlilik ürettiğini ancak araç sayısının sürekli arttığını ifade eden Zengin, trafiğin yoğunlaştığı belli saatlerde oluşan egzoz gazı salınımının, sağlık risklerini beraberinde getirdiğini belirtti. Egzoz gazını 30 dakika solumakla bile insan beyninin davranış, kişilik ve karar vermeyle ilgili bölgelerinde, elektriksel faaliyetlerin yoğunlaştığını tespit ettiklerini vurgulayan Zengin, şunları kaydetti: ‘‘Yüksek miktarda egzoz gazı salınan bir şehirde, 90 gün yaşamak yaşlılarda genlerin davranışını değiştiriyor, hafıza ve mantık sorunlarını ortaya çıkarıyor. Bu kişiler zihinsel açıdan yaşıtlarına göre 5 yıl daha fazla yaşlanmakta. Yine yaşlılarda Alzheimer hastalığı riski artmakta, Parkinson hastalığının olumsuz etkileri ise hızlanmaktadır. Dünyanın çeşitli şehirlerinde farklı araştırma gruplarınca yapılan çalışmalar, yüksek oranda egzoz gazına maruz kalan çocukların zekâ testlerinde çıkan skorların, diğer çocukların skorlarına göre daha düşük olduğunu ortaya koyuyor.‘‘