"Nasıl ki çıktı şu ?Pardon'..."

Abone Ol

Geçen hafta sonunu (22-23 Aralık) Ankara da geçirdim. Mehmet Âkif Ersoy un 70. vefat yıldönümü sebebiyle TYB öncülüğünde birkaç kamu ve sivil toplum kurumu (Polatlı Belediyesi, Memur-Sen, Eğitim Bir-Sen, Müsiad Ankara Şubesi, Sağlık-Sağlık İş) tarafından düzenlenen "bilgi şöleni" (sempozyum) "Mehmet Âkif, Türkiye de modernleşme ve gençlik" başlığını taşıyordu.

Beş ayrı oturum halinde T. Diyanet Vakfı Kocatepe Konferans Salonu nda gerçekleştirilen programda 25 bildiri sunuldu. Mehmet Âkif le ilgili şimdiye kadar yapılan en kapsamlı bilimsel toplantı olarak dikkatlere sunulan etkinlik, hak ettiği ilgiyi çekti mi, bu tartışılır.

Memlekette bilim, kültür, sanat, edebiyat mevzularına olan alakayla ilgili yapılmış tespitleri burada tekrar zikretmenin bir anlam taşımayacağını belirterek, başka bir hususa geçiyorum.

Mehmet Âkif in "dil"e verdiği önem!

Şimdi bu da nereden çıktı diyebilirsiniz, konuyla ilgisi ne

Haklısınız, üstelik sunduğum bildiri "Mehmet Akif in Sanat Anlayışındaki Tutarlılık" başlığını taşımaktayken, hatta, "bilgi şöleni" içinde bu konu hiç gündeme alınmamışken

Program her ne kadar bilim adamlarının, üniversite öğrencilerinin, öğretmenlerin, düzenleyen kurum üyelerinin, halkın, vb. ilgisini yeterince çekmemiş ise de, devletimizin bir nebzecik dikkatine mahzar olmuştu. Gerçi tertip heyetindeki arkadaşların bu konuda şikayetçi olduklarını açılış töreni sırasındaki konuşmalarından anlıyorduk. Fakat yine de Milli Eğitim Bakanı Sayın Hüseyin Çelik, temsilen oradaydı. Üstelik programın kamuoyuna yansıyacak "ilginç" yönleri, onun aracılığıyla basına taşınacaktı. Malum, basın kümesi ve kameramanlar onu bekliyordu.

Sayın Bakanımızın böyle bir programa katılması kuşkusuz bütün hâzirunu memnun etmiştir. Şahsımız açısından bunun aksini düşünmek mümkün olamaz

Fakat, günün anlam ve önemi, yani Mehmet Akif in kimliği, kişiliği, düşünceleri ve mücadelesi ile ilgili bir konuşma beklerken, Sayın Bakanın farklı bir alana, programın adına yönelik yorumlara yönelmesi, sözgelimi "sempozyum" kelimesinin yerine tercih edilen "bilgi şöleni" üzerine olumsuz yargılarda bulunması, hatta işi biraz daha açarak, bir bakıma hükümetin "dil" konusundaki bakış açısına dair kanaatlerde bulunması şaşırtıcıydı. Bu şaşırtıcı yaklaşımı kısaca özetleyecek olursak, her nereden gelirse gelsin, piyasada kullanılan kelimeler Türkçe dir. Bakanın örnekleri de hemen oracıktan seçilmişti: Kamera, mercek, deklanşör, televizyon, medya

Mehmet Âkif hayranı olduğundan kuşku duymadığımız, hatta gerek kariyer yaptığı Türk Dili ve Edebiyatı, gerekse yüklendiği Milli Eğitim Bakanlığı misyonu ile Âkif"in dünyasına geniş derecede vâkıf olduğuna inandığımız Sayın Bakanımızın şu satırlardan haberdar olmadığı düşünülemez: "Sâde yazmak bizim için asıldır. Ne zaman bu asıldan ayrı düşmüşsek, mutlaka muztar kalmışızdır. Yalnız sâdelikde "cennet"i beğenmeyip "uçmak", "cehennem"i bırakıp "tamu" diyecek kadar ileri gidecek değiliz.

Hele dilimizin şîvesini ister Napolyon çizmesi çekmiş, ister İngiliz çorabı giymiş olsun- hiçbir ecnebî ayağına çiğnetmiyeceğiz. Bu hususta ne kadar ta assub, ne kadar muhafazakârlık kabilse göstereceğiz. Evet, eskiler gibi Arabça, Acemce düşünülüp; yâhud yeniler gibi Fransızca, almanca tertîb eyleyip Türkçeye ondan sonra nakl olunan yazılara karşı gücümüz yettiği kadar hücum edeceğiz. Zîra şu hakîkate iyice inanmışız ki: Dilsiz millet gibi şîvesiz dil de yaşamaz; her memleket nasıl kendi tabii hududu dahilinde ilerlerse, her dil de kendi fıtrî şivesi dairesinde terakkî eder."

Âkif in edebî makalelerinden aldığımız bu satırlara, Berlin Hâtıraları şiirinin bir mısraını da ekleyelim, kuşkusuz, meclis dışı diyerek:

"Nasıl ki çıktı şu pardon eşeklik oldu mubah!"