Nasıl Bir Yaşam Alanı?

Abone Ol

1990’larda başlayan göçlerle birlikte şehirlerin sosyo-ekonomik ve kültürel yapısı giderek değişti. Yatırımların sadece belli bölgelerde yoğunlaşması nüfusun ağırlık merkezini de ister istemez aynı noktalara kaydırdı. Bu göçlerle birlikte değişen şehirlerin silüeti hem siyasal hem de toplumsal bir takım değişimleri de beraberinde getirdi. Bu süreçte dünyada da kentsel stratejilerin ekonomik gelişme ve büyümenin temel kaynaklarından biri olarak görülmeye başlanmış olması yeni bir dönüşümün habercisi olmuştur. Bu dönüşüm aslında, ulusal ve yerel ölçeklerde üretilen kentsel politikalar için yeni bir pazar oluşturmuş ve adeta yeniden şehirlerin dönüştürülmesinde önemli bir rol üstlenmiştir. Küreselleşmenin getirdiği büyük marketing anlayışı içerisinde kent politikaları da buna uygun dizayn edilip, pazarlanabilir bir ürün halini almıştır. Tabi doğal olarak müteahhitlik ve yerel yöneticilik aynı zamanda girişimci bir yönetim anlayışına evrilmiştir.
Öyle ki büyük-küçük ölçekli her yerleşim yerinde ortaya çıkan hızlı dönüşümler ile birbirinin benzeri yaşam alanları oluşturularak topyekûn bir dönüşüm gerçekleştirilmiştir. Bu dönüşümler yapılırken sermayenin yeni bir boyutu da ortaya çıkmış ve kentler pazarlanabilir alanlar olarak yeniden biçim kazanmıştır. Özellikle sermaye sahiplerine yatırımları için uygun hale getirilen kentler daha çok cazibeye kavuşturacak adımlar ile bu pazarlama stratejisinin ana omurgasını oluşturmaktadır. Eğer kentler turistler ve yatırımcılar için bir çekim gücüne kavuşursa işte o vakit küresel ağa eklemlenmiş bir halka olur. Peki, bu stratejileri oluşturan yönetim anlayışı bunu ne kadar gerçekleştirmiştir? Türkiye ’nin büyük şehirlerine baktığımızda göğe doğru yükselen betonlar, arapsaçına dönmüş trafiği ve sürekli ihtiyaçları büyüyen hantal, obez yapılarla, kentlerle karşılaşıyoruz.
Hatta devletin en üst makamından gelen “hata itirafı” bile bu görüntünün ne kadar kaygı verici olduğunun anlaşılmasına yetmiyor. Ve yeni bir yerel yönetimler seçim süreci yaklaşırken sadece isimler ve gündelik pragmatik siyasi söylemlerin yaygınlaştığı bir ortamda bu itirafların ne yeni bir şehir anlayışı oluşturacağı ne de farklı bir vizyon ortaya çıkartacağı yok. Sadece bir geçiş seçimi olarak görülen yerel seçimler bir sonraki seçimin nabzını yoklamaya yarayacak bir anket ya da güvenoyu boyutuna indirgenirken; sürekli yaşam alanlarının kötüleşmesinden, şehir silüetlerinin bozulmasından, kötü yönetimlerden şikâyet edilmeye devam edileceğini söylemek kehanet olmasa gerek. Son dönemlerde yaşanan olayları da göz önünde bulundurursak daha merkezi bir yapıya bürünecek olan yerel yönetimlerin şehirlerin doğal özelliklerini, katılımcılığı da azaltarak daha zor bir süreci yaşatacağını söylemekte fayda var.
Belki de tarihi bir fırsat olarak şehirleri, bütün kurumları ile yeniden inşa etmek ve yeni bir anlayış ortaya koymak gerekir. Ucuz reklam numaraları ile kaldırım döşemek, asfalt dökmek gibi rutin işleri ve de battı çıktılar, fıskiyeler ile hizmet ettiğini ve popçu konserleri ile kültürel etkinlik düzenlediğini düşünen yerel yönetim anlayışını tarihin tozlu sayfalarına göndermenin vaktidir. İnsanı önceleyen, tabiatı koruyan, nefes alan beldeler, katılımcı, paylaşımcı gerçek manada bir yönetim anlayışı için çabalamak hem mekâna hem de zamana en büyük katkı olacaktır. Şayet bu insandan çok sermeyenin hizmetinde olan anlayış devam edecekse hangi fırka, hangi isim seçilirse seçilsin herkes bir parmak bal ile oyalanırken zaman daha çok keşkeler söyletecektir. Onun için daha çok nasıl bir şehir, nasıl bir yönetim ve nasıl bir yaşam alanı istiyoruz, bunları sorgulamalıyız? Hoşça bakın zatınıza…
TAŞ GEMİ
“Vakit geldi kunâla/ dünyayı göreli çok oldu
tam kırk yılda seni buldum kunâla/ bu can tenden geçmeden
bu dünyadan göçmeden/ bir kerecik sevmek çok değil”
(Asaf Halet Çelebi/Kunala)
Notlar:
* Yakup Ağdağ, Servet Kocakaya’dan, “Mihriban”ı dinleyelim der. Hem Abdurrahman Karakoç’u da yâd etmiş oluruz. Bazı şeyler kâğıda yazılmıyor, yaşanıyor.
* İbrahim Çapar, GulPanrra&AtifAslam, “Man AamadehAm”ı seslendirdiği bu güzel performansı hatırlatıyor, dinleyelim. Sololar ve de vokaller oldukça iyi.
Bize Kadar:
1- Foucault, “Bir yerde herkes birbirine benziyorsa orada kimse yok demektir” diyor. Bu söz, bu aralar ne kadar da tanıdık geliyor.
2- Wittgenstein, “Hem yalanından vazgeçmeye gönülsüz olup hem de doğruyu söyleyemezsin” der.
3- Lao Tzu, “Birisi tarafından delice sevilmek size güç verir, birisini delice sevmek ise cesaret” der. Galiba ikincisine daha çok ihtiyaç var.
4- Okumak istersen güzel bir kitap var. Günlükler, bir yazarın hayatının dipnotları gibidir. Hüseyin Su’nun “Takvim Yırtıkları1” adlı eseri de bir yol dökümüdür. Kitap, “Şule Yayınları”ndan çıktı.
5- İzlemek istersen şayet bu hafta güzel bir film var. Gabriela Pichler’ın, “Eat, Sleep, Die/ Ye, Uyu, Öl” filmi; yabancılık, hayatın anlamı ve ekonomik zorluluklar ve işsizlik gibi modern zamanların baş belası konulara değiniyor.
DAĞARCIK
“Asıl korkunç olan, bireysel önyargıların toplumsallaşması. İşte o zaman kimse cinayete ses bile çıkarmıyor. Herkes önyargısını asıl gerçek sanıp kendi vicdanını bu şekilde rahatlatıyor.”
(G.GarciaMarquez’den tadımlık)
TEKKE
“Kalbin hasta olmasının alâmeti dörttür:
1. İbâdetten haz almaz.
2. Allah’tan korkmaz.
3. Eşyâya, mahlûkâta ibret gözüyle bakmaz.
4. Dinlediği ilim ve nasîhattenistifâde etmez.” (Zünnûn-ı Mısrî’den tadımlık)
Bir Lahza:
“Gerektiği zaman ağlamaktan çekinme. Gözyaşları senin söyleyemediklerini söylemek içindir.”