Nakliyatçılar çarpışıyor

Abone Ol

Çarşamba günü gazeteleri okuyorum. Tercihim, kağıt baskılarından okumak.. Milli Gazete’nin ardına, iktidarın parti bülteni olmuş bir gazeteyi koşarım. Zira orda savunma yazan katipler, köşeciler malzemeleri iyi servis ediyorlar.

AKP, bir parti olmadığından mıdır bilmem, gazetelerinin, iktidarın bülteni olmayı tercihleri.. Yedirmek istemedikleri kahraman bakan haberleriyle sütunlarını doldururlar da, il teşkilatlarında kaynayan kazanların yanına bile yaklaşmazlar. Demek ki parti bülteni gibi bir gazetelerinin olabilmesi tahammül sınırlarını taşırmamasına bağlı imiş.

Kartelin yarı resmi ve ihtilallere ön hazırlık bülteni gazeteleriyle paralel kılınanların, karşımızda pozisyon almalarından ne şikayetimiz vardır, ne de gocunduğumuzun ispatı bir mimiğimiz.

Çarşamba günü gazeteleri okuyorum, demiştim. Yek bir atlı süvariye, tesadüfen rast geldi tadında bir kıyaslamadır meramımız.

Mahmut Toptaş Hocamızın “İslam’ın yükselişi engellenemez” başlığı koyduğu yazısının ikinci ve üçüncü paragrafını bir daha okuduk.

“Tavsiye ederim. Hakkınızda çıkan olumsuz yazılara köşenizden ‘Vay dinsiz, imansız, bre vicdansız’… Diye başlayan ısırıcı kelimelerle cevap vermeyiniz.

Onun yaymaya çalıştığına siz de katkıda bulunmuş olursunuz ve onun yardımcısı durumuna düşersiniz.”

Sonra, elimize aldığımız iktidarın bülteni bir gazetede neler gördük, neler.. Özetleyeyim.

Atı alanların ikamet tercihlerini Üsküdar’dan yana yapmaları tesadüf olmasa gerek. Zira katipler hep Üsküdar’a geçerler. İşte o kalemcilerden biri savunma yapıyor. 11 Eylül 2001 saldırısının ardından,

Takibimdeki Kissinger,

Bundan sonra çatışma müslümanların arasında olmalıdır, demişti.

Ben de bu sözünü naklettim.

Niye naklettim, bir sorun ama..

Mezhep çatışması tuzağına dikkat çekmek için..

Bir Milli Gazete yazarını okumak veya başkalarını okumak farkı, doğru eğitim almak ya da yanlışa doğru yönlendirilmek sınıflandırmasına işte böyle girer.

Bana ne Kissinger’den!

Biz dünyamızı onların dediklerine göre mi derleyip toparlayacağız?

İran’dan TIR’larla devrim ithalatı yapmaya kalkışan “İslamcı nakliyecilerle..” (Beynimizin suçlama dizelerinden biri de bu)

Kissinger fikirlerini transantlantiklerle ithal eden muğlak nakliyecilerin temelde bir farkları var mıdır?

Kim, neyi yaymak istiyor? Kim, onlara katkıcı, hoparlör, nakliyeci oluyor?

Bu sorular, cevabı anında verilecek sorulardır. İkmale kalanlara umut bağlamanın vakti değil şimdi..

Yani,

Milli Gazete okumak, eğitim almak bu ülkenin insanı olduğumuzun tapu senedidir.

Kulağı Kissinger’de olanlar, 11 Eylül 2001’e saldırı diyorlar.. Kim, kime saldırmıştı ve Ortadoğu’daki mütecavizler kim?

Kulağı Kissenger’de olanlar, her kıpırdanışı, her aykırı sesi ve çıkartıldığında bastırılması daha kolay kalkışmaları, mezhep çatışması fitilinin ateşlenmesi gibi görüyorlarsa ya da gösteriyorlarsa.. Vay bize; vayki vay!

Kissinger’in talebesi olmakla övünmeyi oy artışına hız vermek için kullanan başbakan görmüştü bu ülke..Kissinger’i müneccimbaşı ilan eden gazeteci esnafları göstermek de bize düştü şimdi.

Şöhretli olmalarına bu yazılarımız destek sayılırsa eğer, okuyucularımız da, onlar da asabiyetimizi hoş görsünler.

AYNA TUTTUK MEDYAYA

İran’da olaylar var!

Kimi “Gezi”ye benzetiyor, kimi Musaddık’ın torunları diyor, bizi, dünyanın oralarındaki olaylardan haberli kılmak isteyen gazetecilerimizin.

ABD basını 6 ay önce yazmıştı: İran karışacak!

Bir başlık bu kadar mı emperyalist tuzağı olur, inancını gözden geçirtme yolunda?

Bu nasıl bir keramettir ABD basınındaki? Yok, yok biz ağzımızla kuş tutsak olmuyor. Adamların her yazdıkları çıkıyor bir bir.

“İran’da yaşanan protestolar, akıllara 2 Haziran tarihinde New York Times gazetesinde yayımlanan bir yazıyı getirdi.”

Kimin akıllarına getirdi.

Bu soruyu bize bu ülkenin Türkçe gazetelerini okutanlar neden sorduruyorlar. Kendileri ise o akıllı kişiler, bunu ilk okuduklarında niçin duyurmadılar?

Haydi vaz geçtik… Bari New York Times gazetesinin 3 Haziran’da, 4 Haziran’da nereyi karıştıracağını yazmasını gündem yapsalar.

Kendileri değilse o akıllı kişiler, bizi neden zorluyorlar onların her dediklerinin olduğuna inanmaya, kendileri gibi Amerikalılara inanan olmaya… Bize bu kadar mı düşmanlar?

*

Bir liseli kızımız katledilmiş. 19 yaşındaki katilinin eli tesbihli ve yüzü buzlu resmini habere koyanlar acılı babanın ağzından varmak istiyorlar hedeflerine.

“Aynı gün akşamı geri dönecekti. Yıl başını evde birlikte geçirecektik.”

17 yaşındaki kızını kaybetmiş bir babanın, üç gün önceki yılbaşının hesabında olması ve sanki , acısını yılbaşında birlikte olamamanın büyüttüğünü hissettirecek cümleler kurması, hangi ölçüdeki bir insafsızlığın ürünüdür!

Cevap ver ey gazeteciler cemiyeti!

BİR BİLMECEM VAR

Aykut hoca ne demişti o günlerde? Şunu demişti: “Bu güne kadar herkes hız yapmıştı, radara biz yakalandık...”

Futbol sayfamızın yazarı sevgili Kemal Belgin ağabey’den bir kaç kez okuduk bu cümleleri. İnadına, inadına tekrarlıyor.

Bir, iki sorumuz olacak bu konu ile alakalı. Radarlar hız yakalamaya ayarlı değilse ve “biz”i yakalamaya ayarlı ise, hızımızın ne olduğu önemli mi?

Ki siz de kabul ediyorsunuz o hız yapanları, bu cümleyle her vurmak istediğinizde... Onlar neden kimsenin hesabında yok ve neden hız yapmadığımız halde radar “biz”i yakaladı?

Bir soralım dedik

GELENLERİ BİLENLER

Solcu tiyatrocularımızın geçtiğimiz asırda çok kullandıkları bir replikleri vardı. Zor durumdaki birden karşısında gördüğünü kurtarıcısı ilan ederdi.

“Seni Allah gönderdi!”

Umutların doruk yaptırıldığı bu anın yok edilmesi üzerine dizayn ediliyordu ülkemizdeki solculuk, kaidesi gereği, gelen, materyalizmin en metalik halini alıverirdi.

“Hayır! Ben kendim geldim.”

Ve salonları çınlatan kahkaha nöbetleri.. Varsın tiyatrolarına gitmemekle kulaklarını korumuş saysın insanlar. Halbuki onlar hep yönettikleri TRT’nin vasıtalarıyla yaş sınırı gözetmeden oturma odalarımıza çöreklendiler.

“Tayyip’i Allah gönderdi!” demeyi artırınca AKP’nin beklentileri tam tatmin olmamış sıfatlıları, solcu tiyatrocularımızın şimdi yerlerinde yeller esen hallerini hatırlayıverdik. Zabıtlara geçen ne oldum delisi hallerini..

Bir Muharrem Ergin vardı. Üniversitemizin Edebiyat Fakültesi profesörlerinden. Ömrünün son birkaç yılını oluşturan günlerde Tercüman Gazetesi’nde “En büyük Türk Demirel” vezninde güzellemeler yazmıştı; tanıyanlarını hayretlere düşürerek. Bunu da hatırladık.

Bugün olgunluk yaşının estetik operasyonlarını iyileştirmeye çalışan arkadaşımız A.Kadir Türker’e sağlama yaptırdığımda, anlattığı anektod dahi hatırlandı dolayısıyla.

1974-75 yılları. Üstad bir yazı göndermişti; yazı işleri müdürünün adıyla çıksın, benim imzamı koymayın talimatıyla. Necip Fazıl, Muharrem Ergin’i muhatap almış ve ona cevap vermiş, dedirtmek kitaba uymaz.. Savrulanların ağırlıksız olmaları röntgen filmlerinde işte böyle yansırmış.

1995 yılında vefat ettiğinde, gazeteleri didik didik etmiştim. İşleri dolayısıyla cenaze törenine gelemeyen Demirel, bir çelenkle göstermişti vefasını, gibi bir cümle okumak için.. Yazılmamıştı.

Kim öle, kim kala; geldik bu günlere..