Mutluluğun resmi

Abone Ol

Masasından bu kaçıncı kalkışıydı acaba.

Anne ve babanın gözünden kaçmıyor, çocuklarının son

günlerde iki eli kanda da olsa dışarıdaki işini ihmal etmediğini şaşarak

izliyorlardı.

Delikanlı otuz yaşında idi ama hep göz hapsinde idi.

Dersini yeterince çalışmadığına dair ebeveyninin her an

bakışları üzerinde idi.

O da şüphelere yer açmamak için masasından daha ziyade en

temel ihtiyaçları için kalkıyor, yemek neyse de fazla kahve ve çay için

kalktığında bile acaba kaytardığını mı düşünürler diye içine bir kuşku girmiyor

değildi.

Anaokulundan, bu yaşına kadar hayatı sınavlarla geçmişti.

Anne babası kendi yaşlarında iken iki çocuk sahibi

idiler.

Oysa o daha bir iş bulamamış, yuvasını kuramamıştı.

Fakülte sonrası altı yıldır KPDS, KPSS, ALES, TOFFLE

derken yıllar çabucak geçmiş bu masaya hapsolmuştu.

Fakat son günlerde ailesinin asabını iyice bozduğunun

farkında idi.

Zira o çok önemli derslerini bırakıp sık sık dışarı

çıkmasının sebebi artık hayatında yeni bir dostu vardı.

Bu mini mini bebek köpek acaba yolunu mu kaybetmişti,

kendi küçük bahçelerine gelmesi, şaşılacak şeydi.

O çok steril anne babasının gözünden nasıl kaçmıştı

acaba.

Delikanlı süt verince de artık bahçeden çıkmaz olmuştu.

Gerçi anne babanın beynine kan sıçramıştı.

Otuz yıl özenle mikroplardan, virüslerden korudukları

çocukları şimdi adeta özgürlüğüne kavuşmuş gibi bu canlı oyuncuğa

sahiplenmişti.

Seslerini çıkarmıyorlar ama uyuz gibi kaşınan bu pire

torbası, bahçeyi de mahvedecekti.

Kıvırcık fidelerine kıllarından uçmayacağı ne malumdu

Sardunya saksılarına yaslanıp uzanması, etrafı kirletmesi

dayanılamayacak şeydi.

Veterinere götürüp aşılarını yaptırmaları gerektiği çünkü

gözlerinin bebeği evlatçıklarının hasta olabilme ihtimali vardı.

Fakat bir umut işte çocuğu kırmamak için köpeği

atmıyorlardı ama günlerdir kendi ayağı ile gitmesini bekliyorlardı.

Ne ki gideceği yoktu.

Minik hayvancık da bu şefkatli dostuna alışmış, onu

bırakıp gitmek istemiyordu.

Delikanlı ona yeterince hizmet edemediği için üzülüyordu.

Çünkü onu tutamıyordu.

Tüylü bir hayvanı elleyemiyordu.

Ne zaman küçük bir kedi ya da ördek yavrusu yahut tavuk

civcivi veya köpek yavrusu alalım diye tuttursa. Küçükten beri zihnine kazınan

annesinin komutunun dışına çıkamıyordu:

Dokunma mikrop kaparsın, onun tüyleri hep virüslü,

karaciğerine kaçarsa kist olursun.

Bu ihtarlarla adeta hizaya girmiş bir er gibi anne

korkusundan hiçbir canlı hayvana dokunamıyordu.

Şimdi küçük dostu için kazağını getirmiş onunla hayvanı

tutuyor, ona barınak olması için bir taburenin altına karton kutu koyarak,

suyunu mamasını sık sık yeniliyordu.

Nasıl mutluydu.

Küçük dostunun, telefonu ile çektiği videolarını

akşamları seyrediyor, onun minik kulaklarını dikerek kendisini selamlamasını,

şükran dolu gözlerle bakmasını, iştahla yemeğini yemesini izlemeye doyamıyordu.

Masasına daha rahat geçiyor, derslerinden zevk alıyordu.

Sabahleyin kalkar kalkmaz doğru bahçeye fırlıyor, saat

başı yanına gidiyor, çok mutlu olarak derslerine dönüyordu.

Anne de her şeyin farkındaydı.

Acaba hata mı etmişti, mikrop bulaşır diye, çocuğuna her

şeyi yasaklayarak bir fanus altında belki virüslerden uzak yetiştirmiş ama

mutluluğuna engel mi olmuştu.

Arkadaşlarına da az müdahale etmediğini düşündü kadın.

Hiç kimseleri beğenememişti çocuğunun konuşması için. Evlilik adayları için de

daha iş bulamadın deyip kapıları kapatmıştı. Evet, çocuğu gözünün önünde idi,

ondan hiç ayrılmamıştı.

Ama mutlu olduğundan şüpheli idi işte.

Evladının bu minik hayvancıkla dostluğuna kıyamıyor fakat

hâlâ bu köpek kendi ayakları ile gitse de, çocuğumu kırmadan şundan kurtulsam

düşüncesinden bir türlü kurtulamıyordu.

Bu düşünce ile huzuru kaçmıştı.

Anne o gün anladı ki aslında sadece çocuğu değil, kendisi

de çok mutsuzdu.