Mutluluğun formülü çok acıklı

Abone Ol

Nikomakhos’aEtik’in başlangıcında Aristoteles “Her sanat, her bilimsel araştırma, her eylem ve isteyerek seçme bir iyiyi amaçlar (yahut o iyi için çabalar)” şeklinde bir saptamada bulunur. İyinin, en yüksek iyinin ne olduğu ve nasılından öte sözü edilen iyi ile ilgili amaç üstünde durur. Bunun karşılığı da insan için genel olarak mutluluk olarak tanımlanmıştır. Gerek bireyde, gerekse toplumda hayata geçirilen teorilerin, düşüncelerin, eylemlerin teskin edici amacı olarak mutluluk gösterilir. Mutluluk insan için amaçlanan şey idiyse insanı mutlu eden unsurlar ziyadesiyle çeşitlilik gösterir saptaması da yapılmalıdır. Nihayet insan, kendisi için neyin iyi, neyin kötü olduğunu gerçek anlamda ayırt edip ona göre hareket eden, eylemlerini düzenleyen bir varlık değildir. Amaçlanan mutluluğa yönelik iyiyi bu sebepten salt filozofların; bilgeliğin mutluluğu olarak açıklar Aristo. İnsanlar genellenebilir şekilde varolan döngünün devam etmesinden mutludur. Bunu kendisi için yegane iyi olarak benimseyene, savunana; o döngüyü idame ettirmek için hayatını, tüm ömrünü heba edene dahi rastlanır. Oysa sistem insan kemikleri üstüne kurulmuştur. Kanını bir vampir gibi emmiştir de tüm dinsel, dilsel ve tinsel argümanları kullanarak kalan kanı kendisi için feda etmesini öğütler. Böylece telkinlerin izini sürüp sistemle entegrasyon sağlayan birey, kendisine yönelik geliştirilen tüm zulümlerden zevk alır bir hale getirilir. Bir zulüm işlendiğini dahi kabul etmez. Hiçbir şeye aklı ve ruhuyla iştirak etmez, olağan bir şey olarak da kabullenmez; kendisine reva görüleni bir lütuf, bir ihsan olarak görür. İçinde bulunduğu, kendisini içinde hissettiği durumdan adeta zevk aldığı söylenebilir. Şiddet arttıkça mutluluk duyması mazoşist bir tavır gibi görünebilir. Lakin herhangi bir uyarı ona haylamaz. Mevzuya uyanıp direnenleri, karşı koyanları nankörlükle itham eder. Yani reva görülen ve işlenen zulüm dolayısıyla mutlu hissetmemek, onun için değer bilmezlikten, nankörlükten, hadsizlikten başka bir şey değildir. En doğal, en insani haklar bile birer lütuftur çünkü onun için. Geçmişin kötü örnekleri daha tercih edilebilir değildir. O kötü örnekleri mevcut sistem izale etmiştir ve bu başarı elbette takdire şayandır. Asgari ücretle çalışıyorsa, muktedirler ve patronlarca belirlenen asgari ücretin emeğinin karşılığı olarak verildiğini, daha fazlasını hak etmediğini düşünür mesela. Yine kendisinden alınan vergilerle yaptırılan yol, hastane, köprü, tünel, havaalanı gibi şeyleri hizmet olarak nitelerken, onların her birinin satılıp, işletmeci eliyle kendisinden ücret talep edilmesine aldırmaz. Bu vurdumduymazlık elbette patronları haklılaştırır. Haklılık iddiası onun diliyle, onun savunularıyla ikame edilmiş olur. 

Her varlık için iyi, uğraştığı işte yetkinlik, ustalık, amacına uygunluk vs. olarak açıklanır. Öğretmen için öğretebilme ve öğrencilerin öğrendiğini anlayabilme becerisi, mimar için kendisini ifade eden, ruhunu teskin eden eseri ortaya çıkarabilmek gibi… Her varlık için iyi, amaçladığı iyiye yönelik işlevlerinde başarılı olmasıyla ortaya çıkar. İnsan sömürülmekten mutluluk duyabiliyorsa sömürüyü kendisi için en yüksek iyi diye saptamış olsa gerektir! Böylece o sömürüye karşı, sömürü sistemine karşı köleliğini en güzel şekilde yerine getirmiş olmanın teskinliğini, mutluluğunu, ruhsal kıvancını duyumsar. Bir köle için Hz. Muhammed’in daveti, ona özgürlük vaat etmesi, bağımsız bir birey olma imkanı sunması, bağışlanma teklifi ne kadar da tuhaftır! Ebu Lehebgillerin yanında karnı doyuyordur çünkü; maişeti, barınağı eksiğiyle, kusuruyla da olsa sağlanmıştır.  Elçinin teklifi ise ona göre düpedüz isyandır, bozgunculuktur, haddini bilmemektir! Nitekim o döneme bakıldığında kölelerin pek azının peygamberin çağrısından nasiplendiği görülecektir.  İnsanların bir kısmı da Hakkı hakim kılmak, adaleti tesis etmek; izzetli, onurlu yaşamak, insanlar ve toplumlar arasında barışı sağlamak gibi gayelere tutunur. O gayeyle mutlu olurlar yahut mutluluğu ararlar. Ancak bu genel geçer menfaat ve kişisel mutluluk ikliminde “Hakkı hakim kılmak” ve benzeri gayeler kimin umrundadır, hangi kurbanın aklına gelir ki?