Sanki tarihe bir koridor açılmış ve ben o koridordan bir ileri bir geri başımı çevirmekteyim.
Bazen düşünürüm iyilik öğretilebilir mi yoksa sonradan mı kazanılabilir.
Ya da kişi, tıpkı saç ve göz rengi gibi fıtratında iyi hasletleri taşıyarak mı doğar yoksa verilen terbiye ile bu güzel hasletler kalbine sonradan mı nakışlanır?
84 yaş fark, iyiliğe hiç engel değil.
İki yaşındaki torunum Zeynep Mine ile 86 yaşındaki babam arasındaki iletişimi şaşarak izlemekteyim.
Minik bebek, kendisine hala bez bağlanmasına aldırmadan bir yaşlıya yardım etme bilinci ile elinden tutup lavaboya götürmeye çalışmakta. Daha sözcükleri yarım yarım çıkaran çocuk, o yaşlının nasıl güçsüz, hasta, bakıma muhtaç olduğunu idrak etmekte.
Tam oyuna dalmış, oyuncakları arasındaki hiyerarşiyi sağlamış ya da sevdiği bir yiyecekle meşgul, o ne yaşlı dede kalkmaya çabalamakta, Minnoş derhal yerinden fırlamakta o bir karış boyu ile düşkün dedeye dayanak olmaya çalışmakta, walker’ının ucundan yapışarak ya da elinden tutarak, ona yapacağı yardımı asla ertelememekte.
Daha bebek olmasına karşın babasının, dedesinin, annesinin, babaannesinin o hasta ve yaşlı insana ihtimamını görüp kendisi de bu iyilik denizine dalmak istemekte.
Aklıma Ebu Zer gelir, her iyilikte, her karşılıksız fedakârlıkta.
Aslında ilkokuldan beri bu olay, Batı kaynaklı bir kahramana mal edilerek öğretmenler tarafından her birimize defalarca anlatılmıştır.
İyilik etmede, yardımseverlikte hatta verdiği sözü tutmada canını dahi teraziye atabilme yürekliliği hususunda o bir şahikadır.
Hiç tanımadığı bir şahıs için bile hayatını ortaya koyarak kefil olması, tarihte başka örneği olmayan özveri zirvesidir.
Hz. Ömer zamanında vuku bulan olayda bir genç kaza ile bir adamı öldürmüştür, kısas uygulanacaktır. Genç verilen karara itiraz etmez ancak çok önemli bir mazereti olduğunu açıklar. Küçük bir kardeşi olduğunu, babasının ölmeden önce küçük kardeşinin geleceği için kendisine teslim ettiği parayı, kimsenin bilmediği bir yerde sakladığını, eğer kısas hemen uygulanırsa yetimin hakkı ile ahirete suçlu gideceğini ama kendisine mühlet verilirse emaneti sahibine teslim edip döndüğünde kısasın uygulanarak canının alınmasını ister. Belki bir kefil bulursa derhal emaneti sahibine yetiştireceğini söyler.
Fakat topluluktan kimse kefil olmaz.
Ebu Zer bu çok hassas konuda canı pahasına da olsa gence kefil olur. Ölenin çocukları üç gün mühlet verirler.
Fakat üç gün dolmuş, genç gözükmemiştir, davacı çocuklar Ebu Zer’in karşısına dikilmişlerdi. Kısas, kefil üzerinde uygulanacaktır.
Ebu Zer, emindir gencin döneceğine ama sürenin tamamen bitmesine az da olsa kısa bir süre vardır, telaşlanmayın der genç dönmezse ben buradayım, kısas üzerimde yerine getirilecektir. İnsanlar hüzünlüdür, Ebu Zer ki, Allah’ın ve Resulünün çok sevdikleri bu dostu, böyle bir olayla kaybedeceklerdir, heyecan doruktadır ama çare yoktur.
Vakit dolmuş nefesler tutulmuş, kısas hazırlığı başlamıştır. Fakat kısas uygulanmaya ramak kala suçlu genç, yorgunluktan ağzı açık, mecalsiz, yarı baygın çıkagelmiştir.
Fakat ölenin çocukları, zorda kalan bir insana hayatını ortaya koyarak yardım eden Ebu Zer’in asalet ve erdemi, kaçmak varken sözünü tutup ölüme geri dönen suçlu gencin dürüstlüğü karşısında etkilenip kısastan vazgeçmişlerdi.
Herkes o kadar mutlu olmuştu ki.
İnsanlık için iyilik, her devirde hiç vazgeçilemeyecek bir mutluluk kaynağıdır.