Mutlu masallara Ramazan katkısı

Abone Ol

Kollarındaki pideyi sevdiği kadına götürdüğü çiçek gibi taşımakta idi yaşlı adam. Kapıyı çaldığında karşısına çıkacak yârine, sıcak pide kokusunun güllerin kokusu kadar sevimli geleceğini biliyordu. Kendisini artık çok fazla yorsa da, ağrılı dizlerini iyice ağırlaştırsa da, yokuşun sonunda evinin siluetini gördüğünde, anne sıcaklığında, yar sevgisi ile evlad kokuları bezeli bekleyenlerinin, yolunu gözleyen evinin insan yüreğine; yüreğini, sevgisini, bir an önce kavuşma arzusunu da ekleyerek gidiyordu. Evdeki ıyalde de daha önceki günlerde olmayan o heyecan, coşku, sevinç; hanenin bayram günleri idi her Ramazan. Yaşlı elleri günler öncesinden hazırlıklara yönelmiş; sedirlerin, divanların örtüleri yıkanmış, özel günlerde serilen kanaviçeler tahta sandıklardan çıkarılmıştı. Saklı günlere serilen, diğer günlerde dürülüp kaldırılan halılar yüklükteki nişlerden indirilmişti. Annesinden çeyizine bırakılmış en değerli hediyelerden olan el işi seccade çıkarılmıştı. Gençlik günlerinin albenisini anımsatan torunların çok gereksiz gördüğü üzerlik tohumlarından dizdiği gerdanlıklar duvarlara asılmıştı. Bahçeye çıkıp kendi yetiştirdiği maydanoz, nane ve yeşil soğanlardan toplayıp salatasını, çorbasını hazırlamıştı. Bazen televizyonda görüyordu koca koca profesörler onların yemeklerinin tarifini vermekte idi:

-Aman iftarda ağır yemeyin, sebze yemeğinden vazgeçmeyin, iki ihtiyar gülüp bizim yemekleri anlatıyorlar derlerdi her seferinde.

Tahta yer sofrasının etrafında yer minderlerine oturup ezanı beklerken havaya sinen huzurun kukusunu da, pidenin kokusu gibi içlerine çekerlerdi. Her evin kendine has bir kokusu vardır ya, belki de insan yürekli evlerin kendisinin ürettiği özel floralardan damıtılmış o koku evin yaşayanlarına, çocuklarına, kedisine bile sinmiştir. İhtiyar bir ara göz ucu ile eşine baktığında yaşlı kadının saklı günlerde giydiği urbasını ve en özel anda taktığı iğne oyalı yazmasını da başında görmüş, ne kadar güzel görünmektedir, sanki yıllar hiç geçmemiş bir avuç çizgi yüzlerine serpiştirilmemiş gibidir. Ruhun yaşlanmadığının kanıtıdır, artık dermanları her geçen yıl biraz daha azalsa da, gönlün geçmediğini yüreğin kocamadığını gözleri ile anlatmaktadırlar birbirlerine. Arada vasiyetlerini tekrar hatırlatıp kim önden çıkarsa o büyük yolculuğa, geride kalanın sabretmesini; Rahmanın emri olduğunu, huzur senfonisine bir kez daha eklemektedirler. Kadın her seferinde:

-Allah, senin acını bana göstermesin derken, adam da yaşaran gözlerini saklamaya çalışarak:

-Ben sensiz ne yaparım, sen çocukların yanına sığarsın ama ben kimselerin yanında yapamam, Rahman seni benden önce almasın.

Türkülerin anlattığı hikâyelere yaslanmış yaşam öykülerini bir kez daha düşünürler maziye dalıp. Delice sevdalarını, ailelerinin itirazlarını, kararlarından asla vaz geçmeyişlerini, bu kutlu hayatı mezara kadar da değil uhrevi hayatta da sürdürmek istediklerini, iki dünyada da birbirlerinden ayrılmak istemediklerini anımsayıp gülümserler iftar davetini bildiren müezzinin sesi ile. Çorbalarından ilk yudumu alırken bir kez daha şükrederler Rahmana, iyi ki onları buluşturmuştur, belki yaşamları boyunca hiç zengin olamamışlardır, eski eşyalarını pahalıları ile değiştirememişlerdir ama onurları ile çalışarak yaptıkları gecekondunun küçük sundurmasında asma çardağı altında içtikleri çayın tadını, huzuru, sevgiyi, şefkati, edebi, terbiyeyi, cömertliği, görgüyü, aşkı; şalelerin, köşklerin taraçalarındaki pahalı manzaralarla asla değişemeyeceklerdir. Kadın ikinci kaşık çorbayı ağzına aldığında aslında öyle konakvari bir evin kızıdır; sofaların, kafesli pencerelerin, eyvanların, avluların, güvercinliğin, ağılın kesiştiği hali vakti yerinde bir aileden sevgisi peşi sıra sürüklendiği maziye bir daha baktı. Üçüncü kaşıkta bir kez daha onayladı, hiç pişman değildi; seçimini iyi yapmıştı, acem halılarda değil yerdeki kökboyalı, hayat ağacı, suyolu motifli kilimlerin üzerinde, karakterli bir adamın dağ gibi tertemiz sevgisi ile Kaf dağının ardındaki masaldaki kadar mutlu olmuştu.