Mutlak Dizaynı

Abone Ol

Türkiye’de siyaset ile hukuk arasındaki gerilim, çoğu zaman yalnızca normların çatışması değil; meşruiyet alanlarının yeniden dağıtılması meselesidir. Son dönemde Cumhuriyet Halk Partisi kurultayı hakkında verilen “mutlak butlan” tartışmaları da tam olarak bu eksende okunmalıdır. Çünkü burada mesele yalnızca bir parti içi seçim prosedürü değil; hukuk kavramlarının siyasal alanı yeniden düzenleme kapasitesidir.

“Mutlak butlan” kavramı, klasik hukuk teorisinde en ağır hükümsüzlük biçimini ifade eder. Bir işlemin baştan itibaren yok hükmünde sayılması anlamına gelir. Teknik olarak bu kavram, kamu düzenini ağır biçimde ihlal eden, emredici hukuk normlarına açıkça aykırı işlemler için kullanılır. Dolayısıyla bir kurultayın “mutlak butlan” ile sakatlanmış olduğunun ileri sürülmesi, yalnızca usul hatası iddiası değildir; kurultayın hukuk düzeninde hiç doğmamış sayılması anlamına gelir.

Fakat tam da burada kritik soru ortaya çıkar: Bir siyasi partinin kurultayı, hangi ölçüde özel hukuk alanının, hangi ölçüde anayasal-siyasal alanın parçasıdır?

Çünkü siyasi partiler sıradan dernekler değildir. Anayasa Mahkemesi içtihatlarında da vurgulandığı üzere siyasi partiler, demokratik hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Bu nedenle parti içi süreçlere ilişkin yargısal müdahaleler yalnızca teknik hukuk meselesi olarak değerlendirilemez; doğrudan temsil krizleri ve siyasal meşruiyet üretimiyle ilişkilidir.

Burada hukuk tek başına “nötr” bir mekanizma olarak işlemez. Hukuki kavramların siyasal sonuç üretme kapasitesi vardır. “Mutlak butlan” gibi istisnai bir kavramın siyasal partilerin iç rekabetine uygulanması, doğal olarak şu kaygıyı doğurur: Yargı, siyasal alanı düzenleyen asli aktöre mi dönüşmektedir?

Bu soru önemlidir. Çünkü modern anayasal rejimlerde hukuk devleti yalnızca yasaların uygulanması değil, aynı zamanda siyasal alanın çoğulluğunun korunması anlamına gelir. Eğer hukuk, siyasal rekabetin yerine geçmeye başlarsa, bu durum zamanla demokratik temsil mekanizmalarının aşınmasına yol açabilir.

Öte yandan meseleye yalnızca “siyasetin dizayn edilmesi” perspektifinden yaklaşmak da eksik olur. Demokratik sistemlerde siyasi partilerin kendi tüzüklerine, seçim usullerine ve hukuki normlara bağlı kalması zorunludur. Aksi hâlde “milli irade” söylemi, denetimsiz bir güç alanına dönüşebilir. Hukukun tamamen dışlandığı bir siyaset anlayışı da uzun vadede kurumsal çöküş üretir. Bu nedenle anayasa ve yasa düzeninin korunması, yalnızca iktidar için değil, muhalefet için de bağlayıcıdır.

Fakat burada temel mesele ölçülülüktür. Hukuki müdahalenin amacı demokratik işleyişi korumak mı, yoksa siyasal sonucu değiştirmek midir? Türkiye’de tartışmaların sertleşmesinin nedeni de budur. Çünkü toplumun önemli bir kısmı, hukuki süreçlerin giderek teknik denetim sınırını aşarak siyasal mühendislik işlevi gördüğüne inanmaktadır.

Aslında “mutlak butlan” tartışması, Türkiye’de daha büyük bir anayasal sorunun yansımasıdır: Kurumların meşruiyeti nereden doğmaktadır? Sandıktan mı? Hukuktan mı? Yargıdan mı? Siyasal toplumsal rızadan mı?

Sağlıklı demokrasilerde bunlar birbirini yok eden değil, birbirini dengeleyen alanlardır. Hukuk siyaseti tamamen belirlemeye başladığında teknokrasi doğar; siyaset hukuku tamamen işlevsizleştirdiğinde ise keyfilik ortaya çıkar. Türkiye’nin temel problemi, uzun süredir bu iki uç arasında gidip gelmesidir.

Bugün CHP kurultayı etrafında yürüyen tartışma da yalnızca bir parti içi kriz değildir. Bu tartışma, Türkiye’de hukukun siyasal alan üzerindeki sınırlarının nerede başlayıp nerede biteceğine ilişkin daha geniş bir rejim tartışmasının parçasıdır. Çünkü “mutlak butlan” kavramı teknik olarak hukuki görünse de, etkileri doğrudan siyasal alanın yeniden kurulmasına uzanmaktadır.

Bu nedenle mesele yalnızca “Kurultay hukuka uygun muydu?” sorusu değildir. Daha derindeki soru şudur: Türkiye’de hukuk, demokratik rekabetin güvencesi mi olacak; yoksa siyasal mücadelenin en etkili araçlarından birine mi dönüşecek?