Hemen her olayda olduğu gibi mutlak butlan sürecinde de iki fikir ortaya çıktı.
Birincisi; “Yerel seçimlerden CHP’nin birinci parti çıkması sonrası ve Ekrem İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığını açıklaması ile AK Parti yani Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından düğmeye basılarak en önemli rakibi bertaraf edildi” diyenler var.
İkinci olarak ise; “Ekrem İmamoğlu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin maddi imkânlarını kullanarak gayri hukuki yollara da saparak Kemal Kılıçdaroğlu’nu genel başkanlık koltuğundan indirdi. Olayların içinde bulunan CHP’li isimler yargıya başvurup ellerindeki bilgi ve belgelerle mutlak butlan süreci için ilk adımı attı ve mevcut durum ortaya çıktı” görüşünü savunanlar var.
Peki biz ne mi düşünüyoruz?
Net olarak bu iki görüşten birini benimsiyoruz ama şu anda bunu açıklamanın ne yeri ne de zamanı.
Yeri değil, zira anlatmak istediğimiz konu mutlak butlan kararı sonrası ortaya çıkan tablonun yorumlanması ve muhtemel senaryolar olacak.
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki; siyaset zemininin bir daha “mutlak butlan” kararı öncesine dönüş yapması neredeyse imkânsız.
Yani “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”.
Zira bu saatten sonra en azından uzunca bir süre iki CHP’den bahsetmemiz gerekecek gibi.
Aslında “mutlak butlan” kararı sonrası her şeye rağmen mevcut tablo ortaya çıkmayabilirdi.
Zaman gösterecek ama Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel kanadı kendileri açısından gerekirse “kan kusup kızılcık şerbeti içtik” diyerek ve gerekli eleştirileri de yaparak CHP Genel Merkezi’nde kalmalıydılar.
Her ne yapacaklarsa da CHP çatısı altında yapmalıydılar.
Kendileri açısından doğru olan buydu gibi gözüküyor.
Özgür Özel, “Geri gelmek için gidiyoruz” diyerek biraz romantik, biraz da gergin bir atmosferde yağmur altında terk ettiği genel merkez binasına ne zaman döner bilinmez.
En azından treni kaçırmadan dönebilir mi?
Kritik soru da bu.
Ancak son günlerde sıkça dile getirilen yeni bir parti niyeti varsa o apayrı bir tartışma konusu…
Kılıçdaroğlu’nun takındığı net tavır ve Özel-İmamoğlu ikilisinin tutumu ise artık siyaseten bir ayrışmayı işaret ediyor.
Biz şimdilik mevcut tabloyu yorumlamaya çalışalım.
Ortada gözüken, Kemal Kılıçdaroğlu, en azından partisini cumhurbaşkanlığı seçimlerine kendisi götürmek için tüm imkânları kullanacak gibi.
Her ne kadar “bir an önce CHP’yi kongreye götüreceğim” dese de mevcut delege yapısıyla gidilecek kongrenin sonucunu en iyi Kılıçdaroğlu biliyordur.
Dolayısıyla genel seçimler öncesi bir kongre pek mümkün gözükmüyor.
Mevcut durumda da cumhurbaşkanlığı için diploma iptali sonrası zaten mümkün değil ama olabilse de asla Ekrem İmamoğlu’nu aday göstermeyecektir, Mansur Yavaş ise Özgür Özel kanadına yaklaşarak bu ihtimali ortadan kaldırdı.
Cumhurbaşkanlığı adaylığı için söz sahibi olmak isteyecek olan İmamoğlu ve Özel kanadına ise bu saatten sonra yeni bir parti kurmaktan başka bir yol kalmadı.
Bugünün sıcaklığında anlaşılmasa da gün geçtikçe “yeni bir yol” ve “yeni bir parti”nin zorluklarıyla baş etmek zorunda kalacaklardır.
Yeni bir parti kurup giderken mutlaka birilerini de geride bırakmanız gerekecek.
Oysa yüzde 51 için 1 rakamı dahi çok önem arz etmekte.
Yani hangi imkânlara sahip olursanız olun “yeni bir parti”, “yeni sorunlar yumağı” demek.
Bir de az önce de belirttiğimiz gibi en az yüzde 51 için çaba gösterecekseniz…
Örneğin kurulacak yeni parti sürecinde CHP’li belediye başkanlarının durumu ne olacak?
Belediye başkanları yeni partiye geçse dahi meclis üyelerinin belirli bir kısmı CHP’de kalacaktır.
Başkanlar CHP’de kalsa bu kez de belediye meclis üyelerinin bir kısmı yeni kurulacak partiye geçecektir.
Bu durumda da belediye başkanlık koltukları hep sallantıda olacaktır.
Yani genel seçim sürecine girilmeden yerelde ağır bir yara alınacaktır.
Böylesi bir yığın sorun sıralanabilir.
Ama en önemli sorun cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecinde yaşanacak gibi duruyor.
Mutlak butlan kararı öncesi cumhurbaşkanlığı adaylığı için Cumhur İttifakı’ndan sonra eli en güçlü olan parti CHP iken şimdilerde aynı şeyleri söylemek pek mümkün değil.
Cumhurbaşkanlığı için doğal iki adaydan Ekrem İmamoğlu’nun durumu malumken Mansur Yavaş ise sürecin kaybedenlerinin ilk sıralarında.
Mutlak butlan kararı öncesi eli en güçlü olan Mansur Yavaş, “güçlü bir adaylık zemini”ni net olarak kaybetti.
Buraya kadar yazdıklarımızdan asla “Cumhur İttifakı yani Cumhurbaşkanı Erdoğan yine seçilmeyi garantiledi” sonucunu çıkarmayın isterseniz.
Öncelikle “mutlak butlan” davası sonrası Cumhur İttifakı yani Cumhurbaşkanı Erdoğan muhalifi seçmen oranında bir gerileme asla olmamıştır.
Olması da beklenmiyor.
Yani muhalefetin toplam oyu yüzde 55 ise bugün belki de daha da artmıştır ama azalmamıştır.
Ancak artık muhalefetteki aktörlerin rolü epeyi değişti.
Biraz önce de anlatmaya çalıştığımız gibi ne CHP Genel Merkezi yani Kılıçdaroğlu kanadı ne de Özel-İmamoğlu kanadının artık “en güçlü muhalefet adayı”nı çıkarması pek de mümkün gözükmüyor.
Aday çıkarsalar da en azından ikinci tura kalma ihtimali oldukça zorlaştı diyebiliriz.
Özgür Özel ile İYİ Parti arasında oluşan yakınlıktan bir Mansur Yavaş adaylığı çıkabilir ama bu kez de Kılıçdaroğlu kanadından bir hamle gelir ve dengeler epeyi değişir.
Peki o zaman ne yapılabilir?
Ya da bu yol siyasi tabloyu nereye sürüklüyor?
En baştan şunu ifade etmek gerekir:
Bugünden sonra tüm gözler, son dönemde önemli bir ivme yakalayan Saadet Partisi’nde olacaktır.
Geçtiğimiz günlerde Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan’ın “Açıklayacağımız aday millete oh be dedirtecek” sözlerinin ardından günlerce siyasette önemli bir dalgalanma yaşanmıştı.
Sadece yerli yerinde söylenmiş bir söz ile siyasette ciddi dalgalanma oluşturan bir parti, atacağı yerinde adımlarla neler yapar gerisini siz düşünün!
Tabii burada iş sadece Saadet Partisi’ne düşmüyor.
Özellikle Deva Partisi ve Genel Başkanı Ali Babacan ile Yeniden Refah Partisi ve Genel Başkanı Fatih Erbakan da yerinde atılacak adımlara gerekli desteği verirse şu saatten sonra cumhurbaşkanlığı sürecinde net olarak yeni bir “belirleyici irade” ortaya konabilir.
Bu iradeden de sonuç almak çok ama çok güçlü bir ihtimal.
“Siyaset, sonuç alma sanatı” ise “iyi bir sonuç” için mükemmel zemin oluştu denebilir.
Bu satırların üzerinden biraz daha zaman geçince ne demek istediğimiz çok daha net anlaşılacaktır.
Yeri gelmişken gelin sizi 2018 yılı genel seçimleri öncesine götürelim. O günlerde de cumhurbaşkanlığı seçimi için hararetli bir görüşme trafiği yaşanıyordu. İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener Hanım, yapılan bir görüşme sonrası şu açıklamayı yapmıştı: “(…) Milletvekilliği seçimindeki ittifak iddia ve önerileri konusunda şunu belirtmek isterim ki; biz her türlü seçeneğin içinde mutlaka Saadet Partisi’ni ararız. Bunun dışındaki formüller bizim için geçersiz olur.”
Bu anekdotu niçin mi hatırlattık?
Zira Saadet Partisi’nin tarihi ve güvenilir siyasi kimliği ile söyleyeceği her söz ve göstereceği her hedef hem toplum tarafından hem de siyasi arenada çok büyük karşılık bulacaktır.
Bu durumu, siyasetin kıyısında kenarında dahi bulunan herkes iyi bilir.
Yani biraz önce anlatmaya çalıştığımız “geldiğimiz noktada en güçlü adayı çıkarma iradesi el değiştirirken diğer taraftan da zımnen yeni bir ana muhalefet partisi doğurmuştur.”
Bu durumda Saadet Partisi’nin atacağı yerinde adımlar sonrasında gerek CHP Genel Merkezi gerekse Özgür Özel kanadının aday çıkarmasına dahi ihtiyaç duyulmayabilir.
En az itiraz edilecek olan olay ise “Bu ülkede Saadet Partisi’nin çıkaracağı aday ve ortaya koyacağı perspektiftir”.
Önümüzdeki günlerde olağanüstü bir gelişme yaşanmazsa CHP Genel Merkezi ve Özgür Özel kanadı gittikçe daha da uzaklaşacaktır.
Gün geçtikçe de uzaklaşıyorlar.
Bu da birkaç kez vurguladığımız gibi ortak bir zemin ve ortak bir aday imkânlarını bertaraf etmek anlamına geliyor.
Ülkemizde tüm siyasi hesapların “cumhurbaşkanlığı” üzerine yapıldığını düşünecek olursak artık “yeni bir siyasi hesap” yapmanın zamanı geldi denebilir.
Hem de “büyük hesaplar”.
Her kriz, yeni bir imkân doğurur!
Ve en önemlisi, her ne kadar muhalefet partileri parçalansa da “muhalif seçmen” orada yerli yerinde duruyor.