İslam gösterişi yasaklıyor, kibri, böbürlenmeyi, büyüklenmeyi de hakeza. “Küçümseyerek surat asıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah, hiçbir kibirleneni, övüngeni sevmez” (Lokman, 18) buyurulduğu gibi, “Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen yeri asla yaramazsın, boyca da dağlara asla erişemezsin” (İsrâ, 37) de buyuruluyor. Elbette ki daha birçok örnek de mevcuttur.
Buradaki nirengi noktası, insanın kendine herhangi bir büyüklük atfetmemesi, kibre, böbürlenmeye saplanmaması. Daha öz bir ifadeyle haddini bilmesi, mütevazi olmasıdır. İnsan, nefsinin oyuncağı olup egolarına, ihtiraslarına yenik düştüğünde ister istemez büyükleniyor, tabir-i caizse “küçük dağları ben yarattım” gafletine düşüveriyor. Hiçbir makamın, mevkiin, dünyevi rütbenin ve zenginliğin, diğer insanlar arasında kendisine bir ayrıcalık tanımadığını, kendisine büyüklenme fırsatı vermediğini ve asla vermeyeceğini unutuyor. İnsanın en güzel hali, nefsini tuş ederek mütevazilikte zirveye yaklaştığı haldir. “Hiç” olmaya doğru gittikçe insan o kadar büyüyor aslında.
Dünya üzerine uygulanan ekonomik sistemin insanlara dayattığı, daha doğrusu zorla sevdirerek alıştırdığı hasletlerden birisi “benmerkezli olma”, neredeyse “kendine tapınma” perişanlığı. Mütevazi olmayı zayıflık saymaya başlayan insanoğlu, her şeyin en iyisin, en fazlasını, en pahalısını, en kalitelisini tüketmeye, her şeyde en iyiyi hak ettiğine şartlandırıldıkça, aslında farkında olmadan böbürlenmeye, büyüklenmeye, pis bir azamet ve kibir duymaya başlıyor. Haddini bilmeyen, ahlaki olarak yerlerde sürünen tipler peyda oluyor, mütevazilik iyiden iyiye ölüyor.
Bu acayip devir ve insan tabiatına uymayan bu acayip ekonomik sistem, kaçınılmaz olarak ahlaki olarak da alıp götürüyor insanoğlundan. Değer yargıları “benmerkezli” tiplere göre yeniden şekilleniyor, “her şeyin en iyisini hak eden” tiplere göre yeni bir ahlak teşekkül ediyor. Belki de ahlaksızlık demek gerek.
Bu tuhaf değişimden nasibini Türkiye’nin mütedeyyin insanları da alıyor. Önceleri (yani birkaç 10 yıl öncesine kadar) mütevaziliğin, efendiliğin, terbiyenin, doğru ve dürüst olmanın, nazik olmanın prim yaptığı bir atmosferden, bugünün lüksün, şatafatın, gösterişin, büyüklenmenin, kibrin ağır bastığı boğucu atmosferine doğru bir değişim yaşanıyor. Artık insanlar Müslümanların da lüks arabaya binemeye, lüks tatil yapmaya, lüks evde oturmaya, lüks iftarlar açmaya hakkı olduğunu düşünüyor. Değişimin özeti bu.
Mesela, Maldivler’de veya İstanbul’da lüks, 7 yıldızlı devremülkler kimseleri rahatsız etmiyor. Çünkü tevazu sahibi olma devri kapandı. “Bir lokma, bir hırka” günümüzün “kapitalist kafayla yoğrulmuş” Müslümanına zor geliyor. İhtiyacı kadar olanına sahip olmak, malının fazlasını infak etmek ilkesi bir sohbette dinlendiğinde çok güzel, ama o kadar! Bir yardım kuruluşuna 3-5 kuruş atmak tüm dertlere deva artık.
17 saat oruç tuttuktan sonra ortalama 50-60 liralık iftar sofralarına kurulmak, günümüz insanı için normal. 5-6 kişinin iftar edebileceği bir paraya tek bir kişinin iftar yapması bu devirde hiç de tuhaf değil. Nasıl olsa, tevazu artık öldü ve günümüz insanı da her şeyin en iyisine layık!
Bir reklam panosundaki manzara da bugünün “kapitalist kafayla yoğrulmuş” Müslümanını anlatıyor. Reklamda, üstü açık bir lüks antika arabada giden iki “sosyetik” türban lı görünüyor. Temel mantığı örtme ve dikkat çekmeme olan tesettür, artık en görünür, en dikkat çekici, en lüks yerlere bile girebiliyor yani. Meselenin mantığına ters olduğu gibi tevazunun ölümüne de bir diğer örnek. Sosyete güzellerinin bindiği arabalara artık türbanlı bacılarımız da kurulabiliyor yani.
Velhasıl-ı kelam, insanın nefsine yenik düşmesi tevazuyu öldürüyor. Sözümona dindarlaştığı söylenen toplum, tam tersine giderek daha fazal dünyevileşiyor, daha fazla sayıda insan “böbürlenerek yürümeye” başlıyor. Mütevaziliğin ölümü, aslında insanın ayarlarının bozulduğuna da işaret.