İstanbul’un meşhur 7 tepesi, muhtemelen bizden daha da hüzünlüdür şu an. Giderek değişen ve bozulan o meşhur İstanbul silueti belki bir sebep olsa da, asıl sebep ne idüğü belirsiz, kişiliksiz, kimliksiz ve rant kaleleri gibi dikilen heyülaların tehditkar efelenmeleridir kesinlikle. Bir de mevcut idarecilerin bitmek bilmeyen rant ve inşaat sevdalarıdır tabii.
Küçük Çamlıca korusunun tepesinden Ataşehir istikametine bakma talihsizliğini gösterenin şaşkınlık yaşamaması ve “ne olmuş buraya” dememesi mümkün değildir artık. İstanbul gibi gerçek manasıyla nev-i şahsına münhasır bir kentin, saksıdaki çiçeği bile rant olarak görmeye başlayan bir kafa yapısı eliyle tarumar edilmesi manzarasıdır bu. Güya, eskilerin yerine yenileri ve çok da modern, lüks ve şatafatlı olanları yapılıyor ama aslolan tek bir şey var ki, o da koca şehrin kimliksiz, kişiliksiz, pespaye ve devasa hilkat garibeleriyle kuşatılması ve kimliğinden koparılmasıdır.
Artık İstanbul ismi rantla, fırsatla, getiriyle, kazanmakla, projeyle, bilmemneyin merkezi olmakla, velhasıl-ı kelam kapitalizmin kirli tabirleriyle anılıyor. Mütemadiyen İstanbul’un en çok “prim” yapacak bölgeleri haberlerine maruz kalıp, metronun, metrobüsün, bilmem hangi belanın konut veya arsa fiyatlarını ne kadar da arttırdığını duyuyor, yeni bir rezidans, site vs “projesinden” bir yerler kapabilmenin hesaplarını yapıyoruz.
Bağlamından koparılan şehrin kimliği, kişiliği olduğu kadar şehirli olgusu da aslında. Şehrin yerleşik muhitlerinde oturan orta halli vatandaş, eğer ki bir şekilde bulunduğu yerden ayrılırsa bir daha dönemiyor. Kentsel dönüşümler, bol sıfırlı projeler, rezidanslar, AVM’ler, ofisler, oteller şehrin merkezi yerlerine girdiği andan itibaren fiyatlar katlanacak ve orta halli insanların bir daha o bölgelerde ikamet etmeleri de mümkün olmayacak. Yeni “projelerin” yeni sahipleri, ki ya yatırımcı ya yabancı, şehrin de yeni sakinleri olacak. Cüzdanı kalın ama yaşadığı semtle (ki kimliği ve kişiliği kalmamış yeniyetme bir ergendir artık) bağlantısı olmayan bir tipten ne kadar şehir sakini olabilirse tabii.
Bir de insanı hayrete düşüren uygulamalar var mesela. Mevcut yeşil alanların canına okuyup da elektrik direklerine saksı içinde çiçekler yerleştirilmesi gibi. Şehrin sakinleri çıkıp da “böyle bir saçmalık olur mu” demiyor, diyemiyor. Maalesef, Şark kurnazlığı bir şekilde prim yapıyor yine bu topraklarda. Ağzından “millet” lafı düşmeyenlerin menfaat, rant, kazanç uğruna toplumun menfaatlerini hiçe sayması, her şeyi maddi bir ölçütle (yani ranta odaklayarak) ele almaları ironik.
Yaşadığımız gerçekliğin ismi, “Dubai’ye benzetilmeye çalışılan İstanbul”dur. Bu tamlamanın kendisi bile o kadar korkunç ki, binlerce yıllık koca şehri, pespaye ve türedi bir rant merkezine benzetme zavallılığını işaret eder. Bir tarafta ciddi bir kültür ve asil bir tarihi kimlik, öte tarafta ise dünyanın zıpçıktı zenginlerinin fink attığı yeni yetme bir bina çöplüğü. Sırf buna bile ağlanır.
Son birkaç aydaki “inşaat” odaklı gelişmelerin elbette siyasi bir tarafı da vardı. Ancak İstanbul’un göbeğindeki bir parktaki ağaçları söküp ille de AVM yapma inadı veya Ankara’nın meşhur bir üniversitesinin ormanlık arazisinden ısrarla yol geçirme sevdası, olan bitenin siyasi karşıtlık ve düşmanlıktan da öte bir yönü olduğunu gösteriyor. Siyasi muhaliflik veya karşıtlık meselesini, konunun tarafları tartışsınlar. Köşede kalan o yön, siyasi iradeye hakim olan “müteahhit” kafa yapısıdır. Her boş alanı, her yeşilliği, her ormanlık alanı, nasıl olur da bir rant malzemesine, akar getiren bir vasıtaya dönüştürürüz kafasının tamamen vücut bulmuş olduğunun göstergesidir aynı zamanda tüm bu yaşananlar.
Bütün o yaşananlardan sonra “muhafazakar siyaset”ten anlamamız gereken ucuz bir inşaatçı, müteahhit zihniyetle hareket ettiği olabilir sadece. Yeri geldiğinde cami gibi bir kutsalın yıkılabileceğini dahi söyleyebilmek, bunu da “inşaat yapmayı” kutsamak maksatlı “yol medeniyet demektir” gerekçesine bağlamak, bu kafa yapısının ne kadar da rant odaklı hale geldiğini gösteriyor.
İşin özeti aslında şu belki de. Ortada bir dava, ideal, dünya görüşü kalmayınca ister istemez bütün ilgi “müteahhitliğe” kayıyor, o klasik ifadeyle “dünya nimetlerine doymuş mücahitler” “müteahhitlğe” dikey geçiş yapıveriyor.