Müslümanlığımız Neden Dur Demiyor?

Abone Ol

İslam’ın insanlığa vazettiği temel aksiyonlardan en önemlisini “emri bil maruf nehyi anil münker” olarak kabul edebiliriz. Bu yüzden iyiliğin inşa edilmesi için çalışmak ve kötülükle mücadele etmek Müslüman olmanın ayırt edici özelliği olmak zorundadır. Ama etrafımıza, coğrafyamıza ya da dünyanın bütününe baktığımızda kötülüğün üzerimize çöktüğüne ve Müslümanlığımızın buna dur diyemediğine şahitlik ediyoruz.

Peki, İslam’ın temel vaadi iyiyi ve güzeli hâkim kılmakken Müslümanlar bunu neden başaramıyor? Bu soruya verilebilecek birçok cevap bulabiliriz, kendi dışımızdan kaynaklı birçok mazeret öne sürebiliriz. Ama sorgulamaya her zaman kendimizden başlamak zorunda olduğumuzu unutmamak gerekiyor.

Müslüman fert bazında düşündüğümüzde verilebilecek en isabetli cevap amelin ahlaktan soyutlanmasıdır. Yani salih amel olarak kabul ettiklerimizle İslam’ın iddiası arasında tam anlamıyla bir örtüşme olmamasıdır. Salih amel dediğimiz zaman ortalama bir Müslüman'ın kafasında canlanan hadise bireysel ibadetlerden başkası değildir. Böylece İslam, bir formun içine mahkûm edilmiş, içeriksizleştirilmiş ve amel ile ahlakın birbirinden kopmasına neden olmuştur. Bu da Müslümanların sosyal hayattaki motivasyonunu ahlaki eylemlere değil de şekli amellere yönlendirmesine sebep olmuştur. Müslümanların bu vasattaki din anlayışı bırakalım iyiliğin inşasına katkı sunmayı, kötülüğe mani olmayı; Müslümanları bizzat kötülüğün kaynağı olmaya bile götürebiliyor.

Bir diğer cevap ise Müslümanların ortak bir zeminde hareket edebilme kabiliyetlerinin kaybolmasıdır. Etnik bölünmeler, ulus devletlerin Müslüman kimliği sahiplenmesi, mezhepsel farklılıkların siyasal zemini işgal etmesi, farklı görüşlerin tahammülsüzlüğü gibi birçok etken Müslümanların birlikte hareket etme şansını ortadan kaldırıyor. Müslümanlar kendi içlerinde ürettikleri kötülükle uğraşmaktan hem var olan kötülükle mücadeleye enerji kalmıyor, hem de güç birliğinin olmadığı vasatta bu mücadele zayıf düşüyor.

Son olarak ise kötülüğün örgütsel yapısına karşı durabilecek örgütlü bir Müslüman duruşundan söz edemiyoruz. Bunun aslında nedenlerini bir önceki paragrafta vermiş olduk. Zihinsel ve fiziksel dağınıklığın sonucu kurumsal parçalanmışlıktır. Müslümanların ortak bir gayeyle hareket edememesi örgütsel kötülüğe karşı durabilecek güçlü bir kurumsal yapıyı inşa etmesine de imkân tanımıyor. Var olan kurumsallıklar ise bürokrasiden öteye gitmeyen bir içeriğe sahip. Millî Görüş’ün yeni bir dünya tasavvuru bu anlamda iyi bir motivasyon kaynağıdır. D-8’nin kuruluş amacı bu kurumsal yapıyı inşa etme adına önemli bir adım olmuştu ancak süreç bu amaca dönük ilerlemedi ve artık D-8’in günümüzde bu amaçtan uzaklaştığı da bir gerçek.

Bu üç sorunun çözümünde anahtar kavramın iletişim olduğunu düşünüyorum. İslam’ın amel ahlak ayrışmasını Müslümanların Kur’an ve sünnetle yeniden iletişim kurarak çözmesi gerekiyor. Bununla birlikte aynı coğrafyayı ve aynı kültürel havzayı paylaşan farklı kimlik, aidiyet ve görüşteki Müslümanların aralarında kuracakları iletişim, onlara ortak bir zeminde buluşma fırsatını da doğuracaktır. Devletler bazında ise İslam ülkeleri, ulusal kibirlerden arınarak aralarında kuracakları doğru bir iletişimle arzu edilen örgütsel bütünlüğe kavuşabilirler.