Şu tespitin yapılması önemli ve gereklidir: Mısır daki
darbe, başta Türkiye olmak üzere Suriye, Irak, Afganistan ve elbette
Filistin deki olayların biriktirdiği duygu ve duyarlığın infial halinde dışa
vurumunu tetikledi. Birçok sivil toplum kuruluşunun imkan ve şartlar ölçeğinde
önayak olabildikleri ölçüde halk desteğini harekete geçirdi. Burada kemmiyetin,
yani katılım sayısının azlığı ya da çokluğu değil, keyfiyetin belirleyici
olduğu anlaşılmalıdır.
Toplumsal tepkilerin harekete geçirilmesi, örgütlenmesi,
düzenlenmesi ve sonuç alıcı tarzda yönlendirilmesi tecrübe ve birikim
gerektirir. Tecrübe ve birikim de hah deyince olabilecek şeyler değildir,
zamanla oluşurlar. Birtakım aksaklıkların, acemiliklerin, yanılgıların olmasını
büyütmemek gerekir.
Şu tespitin de hafife alınmamasında yarar vardır: Şartlar
nasıl olursa olsun, Müslüman halkların birbirine karşı duyarlık içinde
olduğudur. Bu durum aynı zamanda mutlaka anlaşılması gereken bir olayı bütün
gerçekliğiyle ortaya çıkartmıştır. O da Müslüman halklar ile yönetimlerinin
uyum içinde olmadıklarıdır. Bu durum bilinir gözükmesine rağmen, tam olarak
anlaşılmış ve farkına varılmış bir şey değildi. Nitekim, Mısır daki darbe,
başta Mısır halkı olmak üzere, diğer İslam ülkelerinin çoğunluğunda halk ile
yönetim farklılığını, uyumsuzluğunu, açık ifadesiyle karşıtlığını belirgin
tarzda ortaya koydu.
Bu tespitler birkaç noktada önem taşırlar. Bir başka
ifadeyle, İslam ülkelerinde halklar ile yönetimlerin ortadan kaldırılması,
birtakım sorunun doğru tespit edilerek öncelikle çözümlenmesini şart
koşmaktadır. Bu ise, çok yönlü araştırmaya, aynı zamanda ve öncelikle bir
özeleştiri, yani bir muhasebe ve murakabeyi gerektirmektedir. Bir anlamda bir
durum tespitinin yapılmasını öngörmektedir. Sözgelimi Müslüman halklar, çeşitli
ve farklı mezhep anlayışlarına rağmen, genel olarak itikat noktasında, mesela
Hıristiyanlıkta olduğu gibi, ciddi ve derin bir ayrılık içinde değildirler.
Dolayısıyla, teknik ifadesiyle söylenirse, çeşitli ve farklı kültürlere
sahiptirler. Bu kültürel çeşitlilik ve farklılıklar, bir zenginlik, güç ve
imkan kaynağı olabileceği gibi, bağlamlarından koparıldıkları takdirde bir
husumet, çatışma vesilesine de dönüştürülebilirler. Somut örnekleri biliyoruz.
Irak ta, Afganistan da, Pakistan da ve diğerlerinde, özellikle Batı nın
büyütece tuttuğu Sünnilik ve Şiilik gibi. Aynı zamanda, İslam ülkelerindeki
yönetimler varlıklarını yerleştirme ve sürdürmede bunu kullanmaktan
çekinmemektedirler. Oysa itikat bakımından Müslüman kavramı kuşkuya yer
vermeyecek ölçüde açık ve kesindir. Kelime-i tevhid ve şehadet muhkem bir
ilkedir. İlişkilerin düzenlenmesi de buna uygun olmak durumundadır. Kaldı ki,
kültürel çeşitlilik ve farklılık, dinin hayata ve ilişkilere nüfuz
edebilmesinin hem bir gereği, hem de sonucudur.
Bu durum bizi kurum olgusuna götürmelidir. Ayrı bir
yazı(lar) konusu olmakla birlikte, hemen belirtilmelidir ki, Müslüman halkların
sorunlarını çözümleyecek işlerlikte kurumları var mıdır, yok mudur