İNSANIN kendisini görmesi, tanıması bilmesi ve hesaba çekmesi kolay bir durum değil. Vicdanıyla hesaplaşması günlük bir ritüel olması gerekirken sürekli erteleme yolunu tercih ediyor. Yani kendisiyle yüzleşme niyetinde değil. Nasıl yüzleşsin, neden yüzleşsin Buna belki de gereksinim duymuyor olabilir. İnsanda bencillikten gelen bir kayıtsızlık zaten var.
Müslüman’ın günlük ve anlık tövbeleri kendini hesaba çekmedir. Bir daha yanlışlık yapmamak üzere, azmıcezm ile. Tövbe yanlıştan dönmedir. Bunu düşünce bağlamında da ele almalıdır. Salt bireysel ve fiili yanlışları ve günahları için değil.
Yanlış düşünüşler insanı zaten kuşatmış. Kendi başına ve özgür olamıyor. İnsanların belli ilkelere bağlanması gerekliliği. Çünkü Müslüman’ın hayatını sınırlayan temel kurallar var. Bunlar asla aşılmaması gerekenler. Bir de genel çerçevede olması zorunlu olanlar bulunuyor. Müslümanlık ve Müslümanlar büyük bir kuşatmanın altındadırlar. Bunlardan da vazgeçilmemeli. Sorumluluk makamında bulunan eli kalem, dili söz tutanlar ve tutabilenler uyarıcıdırlar. Önce kendilerini, sonra Müslümanları ve çevrelerini sonra da insanlığı. Eleştiri ve değerlendirmede bulunan bizler asla yıkıcı, yok sayıcı, öteleyici değiliz. Amacımız, varsa yanlışlar düzeltmek ve yol göstermek ile yükümlüyüz. Bu davranışların her biri rahmete dönük. Zaten ortamda yıkıcı olan binlerce neden var. Biz de bunlardan biri olmayalım. Onarıcı ve düzeltici olalım.
Kayıtsız durmak sorumsuzluktur. Bizi kuşatan büyük yangın günü ve zamanı gelince söndürülmez ve önüne geçilemez. Sonuçta yaşanmakta olanlar da bunu gösteriyor.
İnsanın en temel açmazı dünyeviliğin yoğun yaşandığı şu zamanda hemen yanı başında bulunanların varlık içinde yüzmesi, lüksleri, mülkleri ile göz kamaştırıyor. Diğeri ise nefsine yenik düşmeden, tüketmeden, israf etmeden tevazu içinde yaşıyor. Her hanenin ev halkı ise bunları görüyor. Alttan alta gelen zorlamalar insanı bir kapana sıkıştırıyor. Bunu bireysel anlamda ele alabilir üzerinde yoğunlaşabiliriz. Doğru, iyi ve güzel olana yönelmeliyiz.
Yaşadığımız şu yüzyılda Müslümanlar bir çatışma içinde. Kendisiyle. Çıkarlarıyla, dünyalıklarıyla, makamlarıyla. Savaş sadece bizim nefsimizi ilgilendiren alanlarda değil. Zor bir durum var ortada.
Müslümanlar zihnen de paramparça bir durumdadırlar. Eleştiride bulunma, kritik etme, yol gösterme, uyarıcı olma gibi güzel hallere bile tahammülsüzlük var. Kendileri veya önlerinde bulunanların doğruları dışında sanki başka doğrular yokmuş gibi davranılıyor. Bu tahammülsüzlük saldırganlığa dönüşüyor.
Müslümanları birbirinden koparan, ayıran, düşman edenler kenarda duruyor sevinçten oynuyorlar, bayram ediyorlar.
Müslümanlar ne yapıp edip önce kendi dar çevrelerinden başlayarak bir birliğe gitmelidirler. Bu kadar parçalanmışlık hiç kimseye bir yarar sağlamaz. Birbirimizi tüketmekten başka bir iş yapmıyoruz.
Doğu ve Güneydoğu’daki büyük yangının, çözülmüşlüğün tek nedeni başlangıçtan beri ayırıcı ve öteleyici tutumdur. Bugün artık ne bu büyük uçurum giderilebiliyor, ne de bu büyük yangın söndürülebiliyor.
Kusur ve yanlışlarımızı bahane ederek daha da derinleştirmek büyük zararlar veriyor. Birbirimizi öldürdükçe sanki bundan haz alıyoruz. Bir tarafın diğer tarafa üstünlüğü söz konusu olmuyor ki. Giderek daha ufalanıyoruz, küçülüyoruz, eriyoruz. Birbirimizin cehennemi oluyoruz.
Rahmet kapılarını, sevgi kapılarını açılmamak üzere kapatıyoruz. Birbirimizin yüzüne bakamayacak kadar nefret, öfke ve kin doluyoruz. Müslümanlar böyle mi olmalıdırlar. Bu, bizi nereye götürür Bunları hiç düşünüyor muyuz