Müslümanların Ana ve Temel Değerleri

Abone Ol

ÇEŞİTLİ mezheplere, meşreplere, cemaatlere, tarikatlara, gruplara, zümrelere mensup Müslümanların bir takım MÜŞTEREK değerleri bulunmaktadır. Bu çeşitliliğin hepsinin de bu müşterek temel değerler için çalışması, bu değerlerin etrafında toplanması gerekir. Aksi taktirde AKSİYON ve HİZMETTE BİRLİK sağlanmaz.

Bu müşterek değerler nelerdir

Birincisi İSLÂM dır.

İkincisi İMAN dır,

Üçüncüsü KUR ÂN dır,

Dördüncüsü ŞERİAT ve FIKIH tır.

Beşincisi PEYGAMBER ve SÜNNETİ dir,

Altıncısı İSLÂM AHLÂKIDIR.

Bu saydığım değerler gayedir (amaçtır); çeşitlilikler amaç değil araçtır, vasıtadır. Ne için Hizmet için.

Çeşitliliklerin, yukarıda saydığım altı ana değere aykırı olmamak şartıyla kendi hizmet metodları olabilir, kendilerine mahsus zikirleri olabilir. Ancak, bu metod ve zikir şekillerinin Kitabullah a Peygamberin Sünnetine, İslâm Şeriatına, Kur ân a uygun olması gerekir.

Meselâ hiçbir İslâm mezhebi, tarikatı, cemaati ZEKÂTIN KİTAB la, SÜNNET le, İCMA-İ ÜMMET le sâbit ve belirlenmiş olan dağıtılma şeklini değiştiremez, bunlara aykırı bir kural koyamaz, bir yenilik getiremez.

Hiçbir şeyh, hocaefendi cemaat başı "Müslümanların zekâtları bizim cemaatimiz tarafından toplanacak ve bizim cemaatimizin hizmetleri için harcanacaktır" diyemez. Çünkü Şeriat ve fıkıh, zekâtın kimlere verileceğini kesin şekilde tâyin ve tesbit etmiştir. Zekat hükmî şahıslara (tüzel kişilere) verilemez.

Mezâhib-i erbaa yı (Dört hak mezhebi) tenzih ederim. Onların müctehid imamları, uleması, fukahası yukarıda saydığım değerler için çalışmışlardır, bu değerlerin sınırlarından dışarı çıkmamışlardır.

Hak ve gerçek tarikatları da tenzih ederim. Onlar da bu değerlere bağlı kalarak, bunlara hizmet ederek olgun ve iyi Müslüman yetiştirmek için çalışırlar.

Aklı başında, vicdan sahibi bütün  İslâmî cemaatleri ve toplulukları da tenzih ediyorum. Onların hizmet ve faaliyetlerini taktirle ve minnetle karşılıyoruz.

Bediüzzaman hazretlerinin başlatmış olduğu Risâle-i Nur hareketini ve hizmetini düşünelim. Bu hareket yukarıda saydığım ana değerlere hizmet için kurulmuş, ortaya çıkmıştır.

NURCULUK BİR GAYE (AMAÇ) DEĞİL, YUKARIDA SAYILAN ANA DEĞERLERE HİZMET İÇİN BİR YOL, BİR VASITA, BİR METODDUR.

Yüksek ve ulvî Nakşî tarikatı da böyledir.

Diğer tarikatlar da...

Zikir şekilleri değişik olabilir ama ana gayeleri hep aynıdır. İslâm, iman, Kur ân- Sünnet, Peygamber, fıkıh, Şeriat, ahlâk ve fazilet için çalışmak...

Hizmet ve faaliyet perdesi altında yaptığı işlerde yalana, Müslümanları aldatıp kandırmaya, Müslümanların paralarını dine aykırı şekilde toplayıp, yine dine aykırı şekilde harcamaya yönelik  her hareket ve cemaat bâtıldır, yanlış yoldadır, hizmet perdesi altında hezimete sebebiyet vermektedir.

İslâm ın Allah katında tek hak ve geçerli din olduğu Kur ân la, Sünnetle, icmâ-i ümmetle sabittir. Bu temel hükme aykırı olarak Yahudilik ve Hıristiyanlık da haktır, onların mensupları da İbrahimî dir, onlar da ehl-i necattır, onlar da Cennet e girecektir şeklinde propaganda yapan, İslâm düşmanı agresif ve fanatik misyonerle birlikte çalışan Cemaatler sınırı aşmışlar, yoldan çıkmışlardır.

Böyleleri üç dinin İbrahimî olduğunu söylüyor. Kur ân ise ne diyor "İbrahim Yahudi ve Hıristiyan değildi; hanif ve müslimdi" buyuruyor.

Evet hangi İslâmî cemaat, hizip, fırka, grup, zümre, topluluk kendisini amaç olarak kabul ediyor ve kendisi için çalışıyorsa yoldan çıkmıştır.

Bendeniz, çeşitli meşreplere bağlı icazetli büyük hocalara, fakihlere, tarikat şeyhlerine, kâmil mürşidlere yetiştim. Bunların HEPSİ, istisnasız olarak yukarıda saydığım ana değerler için çalışıp hizmet etmişlerdir.

Bediüzzaman hazretlerinden yukarıda bahs ettik.

Süleyman Hilmi Tunahan... Abdülhakim Arvasî... Ömer Nasuhi Bilmen, Ezherî Ahmed Davud hocaefendi, Şeyh Muhammed Zahid, Şeyh Adanalı Sâmi efendi ve diğerleri hep İslâm, iman, Kur ân, Sünnet, Şeriat, ahlâk-ı islâmiyye için çalıştılar.

Bunların hiçbiri hizmet için gayr-ı islâmî (İslâm a aykırı) metodlara müracaat etmediler.

Bunların hiçbiri şahıslarını, tarikatlarını, ekollerini, metodlarını amaç olarak görmedi.

Bunlar birbirlerinden kopuk değildi. Bayramlarda, başka zamanlarda birbirleriyle görüşür, ülfet ve ünsiyet ederlerdi.

Bediüzzaman hazretleri çok çileli bir ömür sürdü, hapisten, mahkemeden, takibattan, sürgünden bir gün bile kurtulmadı. O sürgünde ve inzivada yaşıyordu.

Emin Saraç hocaefendi anlattı: Yüce Nakşibendî tarikatı şeyhlerinden kâmil mürşid Adanalı Sami efendi hazretleri bayramlarda, Emin hocanın kayın pederi Eminönü müftüsü, ulemadan Yekta efendi hazretlerini ziyarete gelirmiş. Yekta efendi âhirete yürümüşler, bir sonraki bayramda Sami efendi bu sefer Emin hocanın ziyaretine gelmiş, hoca mahcup olmuş, Sami efendi "Siz onun bize bıraktığı yadirgârsınız" demiş.

Yüce İslâm dininde hocaları, şeyhleri, cemaat başkanlarını putlaştırmak yoktur. Dinimiz bizi, din büyüklerini erbab (rabler) haline getirmek konusunda uyarmıştır.

Hiçbir din âliminin, tarikat şeyhinin, İslâmî cemaat başkanının kendini Japon Mikadosu gibi göstermeye hakkı yoktur. Böyle bir şey Kur ân a, Sünnete, Şeriata, ahlâka aykırıdır.

İslâm dininin Peygamberi, temsilcisi, uygulamasında en birinci örneği ve modeli olan Resul-i Kibriya (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz mütevâzı ve alçakgönüllü idiler. Ashab-ı Kiram, O bir meclise geldiği zaman, sevmediğini bildikleri için ayağa kalkmazlardı. Gelmiş geçmiş insanların en büyüğü olan o yüce zat, mütevâzı bir meskende yaşar, mütevâzı binitlere biner, mütevâzı yer içer, mütevâzı giyinirdi. Nice zaman yiyecek bir şey bulamamışlar, aç kalmışlardır.

Yaşayışları o örnek Peygambere uymayan, tam aksine Nemrudlarınkine, Firavunlarınkine benzeyen kimseler İslâm büyüğü olamazlar.

Bu dediğim şeyler din âlimleri, tarikat şeyhleri, gerçek din hizmetkârları içindir.

Mâzide selâtin-i izam hazeratı birtakım törenlerde bilmecburiye şaşaalı, debdebeli kıyafetlerle görünmüşler, birtakım şatafatlı kurallara uymak zorunda kalmışlardır. Lakin inanınız onlar da iç hayatlarında mütevâzı idiler. Sultan Birinci Ahmed hazretlerinin süslü ve pahalı padişahlık elbisesi altında çuval gibi kaba bir kumaştan gömlek ve iç elbise giydiği rivayet edilir. Genç yaşında vefat ettiği zaman şeyhi ve mürşidi Aziz Mahmud Hüdai hazretleri cesedini soymuş ve teninin üzerinde rahatsız edici sert deriden bir iç yeleği görünce ağlamıştır. Geceleri çok uyumamak, nafile ibadetlerle meşgul olmak için giyiyormuş ve bu hususu kimse bilmiyormuş... Bize Sultan Ahmet Camii Şerifini yadigâr bırakan o padişah veli bir zattı. Yüce Tanrı sırrını takdis etsin.

Hiçbir tarikatın, cemaatin, hizip ve fırkanın Müslümanların paralarını ve mallarını, fıkıh ve şeriatın öngördüğü metodların dışında toplamaya ve yine bu hüküm ve metodların dışında harcamaya hakkı yoktur. Böyle yapanlar yoldan çıkmışlardır.

Nurcular, Tarikatlılar, faydalı ve hayırlı cemaatler kendileri için değil, yukarıda beyan edilen ve arz edilen ana değerler ve amaçlar için çalışırlar.

Kendilerine Nakşî diyen bir grup bu değerler ve amaçlar için çalışmıyor da kendisi için, kendi başı için çalışıyorsa biliniz ki, o bozuktur, gerçek Nakşî değildir.

Konuyu, Hâtemü l-evliya Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî hazretlerinin çok önemli bir vecizesi ile bitiriyorum. Şöyle buyuruyorlar:

"Kim Şeriat terazisini elinden bir an bile olsun bırakırsa mahv olur." (Adnan Hakkı, Kitabu s-Sufiyye, s. 96-118)