Eskilerden medreselerde talebeler dört dörtlük yetiştirilirmiş. Bir defa şer’î ilimlerin tamamını mükemmel öğrenirlermiş. Hepsi de farz-i kifaye, ya da farz-ı ayn cihad için hazırlanır, harp meydanlarında kükreyen aslan olurlarmış. Bunlardan ayrı, ilm-i siyaseti de mükemmel şekilde tahsil ederlermiş. Bu son tahsil usûlüne dair bir de şöyle bir kıssa anlatılır: Bir medrese talebesi, bütün sıra kitaplarını okuduktan sonra, kendi kendine, “Ben artık kemâle erdim. Bu kadar ilim yeter!” demiş. Hocası, “Evladım, henüz ilm-i siyaseti öğrenmedin. Onu da ders al da öyle git!” demişse de dinletememiş. Bu ilm-i siyaset bilmez talebe çıkmış yola. Bir kasabaya varmış, namaz için camie gitmiş. Bakmış hoca efendi kürsüde vaaz veriyor, ama hakikatlerin kafasını gözünü yarıyor, yanlış bilgiler veriyor. Dayanamamış, itiraz etmiş, “yanlış söylüyorsun!” demiş. Hoca efendi, “Şu zındığa haddini bildirin!” demiş. Cemaat da “gereğini” yapmış. O talebede kafası gözü yara bere içinde hocasının yanına varmış, “hocam kusura bakmayın, hata ettim. Bana ilm-i siyaseti öğretin!” demiş. Diz çöküp ders almış. Bu ilmini de tamamlayınca bu defa hocası onu duâlarla uğurlamış. Talebenin yolu yine o dayak yediği kasabaya ve camie düşmüş. Bakmış hocaefendi yine vaaz veriyor. Yine yanlış şeyler söylüyor. Bu defa ayağa kalkıp şöyle demiş: “Ey cemaat bu mübarek zatın değerini iyi bilmelisiniz. Böyle insan dünyaya nâdir gelir. Bu zatın sakalından bir tel alıp saklayana ne mutlu!” demiş. Cemaat da kürsüdeki hoca efendiye yönelmiş, herkes sakalından bir tel almış, böylece o hocanın sakalı yolunmuş.” Talebede namazını kılıp yoluna devam etmiş.
Nice zamandır, medreselerde ilm-i siyaset öğretilmez oldu. Öte yandan Kur’an, hadis ve fıkıh sıra kitapları arasından kaldırıldı ve tedrisatını terke uğrattılar. Bu da İngilizlerin dehşetli bir oyunuydu. Medreselerde Sarf-Nahiv ilmine ağırlık verilir oldu. Buralardan mezun olanlar, belki Arap Filolojisinde profesör seviyesinde ders verecek “dil âlimi” oldular, ama gerçek medresenin ruhundan uzaklaştılar. Sadece medrese talebeleri değil, Müslümanların káhir ekseriyeti ilm-i siyaseti bilmiyor. İşin üzücü tarafı, hem bilmiyor, hem bilmediğini bilmiyor, hem öğrenmek istemiyor. Müslümanlar üzerine oyun oynayan zındıka komiteleri ise ilm-i siyaseti mükemmel şekilde tahsil ediyor, öğreniyor ve öğrendiklerini uyguluyor.
Müslümanlar bilhassa son yüzyılda şiddetli sancılar içerisinde kıvranıp duruyor. Yurtları yuvaları viran ediliyor, ülkeleri işgal ediliyor. Bir yandan kâfirler vuruyor, bir yandan yine kâfirlerin tuzağına düşüp birbirinin boğazına sarılıyorlar.
Halbuki Müslüman, hangi devlet, hangi komite hangi hesaplar içerisinde, Müslümanlar üzerine hangi oyunu planlıyorlar, bu oyunları bozmak için ne yapmak lazım, onların hilesini ve tuzağını nasıl başlarına geçirmek lazım Bunları bilmeli. Bunları bilmesi için de ilm-i siyaseti öğrenmeli. Bunun için de bol bol okumalı. Kendisine şaşmaz ölçüler verecek olan Kur’an’ı, Sünnet’i, sahabelerin yaşayışını, uygulamalarını, Kur’an’a sarılarak kâfirleri alt etmiş olan İslâm devletlerinin siyasetlerini öğrenmeli.
Müslüman elindeki elmas ve mücevherat değerindeki hakikatleri bırakmış, işporta tezgâhlarında beş paraya satılan cam parçalarına müptelâ olmuş. Başta Yahudi komiteleri olmak üzere, Müslümanların can düşmanı komitelerin kontrolündeki haber kaynaklarını tâkip ediyor. Kalbini kendi eliyle ifsat ediyor, aklını geveze haline getiriyor, ruhunu sersem ediyor. Oysa o haber kaynaklarının ve dünyada ön planda olan ecnebi politikacıların ve kuruluşların reislerinin söylediklerini tersinden okumak, onların sözlerinin altında yatan mânâları keşfetmek lazım. Bunu yapmayınca, kolayca onların oyunlarına geliniyor. Müslümanlar yüzlerce, binlerce parçaya bölünüyor. Herkes birbirinin boğazına sarılıyor. Kâfir ise Müslüman yurdunda istediği gibi at oynatıyor. Saflığın lüzumu yok. Tez elden ilm-i siyaseti öğrenmeye bakmalı.