Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasında eskiden beri ruh
farklılığı var. İslâm, özü itibariyle İlâhî olandır. Kutlu kitabı, Peygamberin
sünneti, kültürel birikimi Müslümanların kendilerine güven duymalarını
sağlıyor. Diğer kültürler karşısında kendisini asla küçük görmüyor. Küçümserlik
duygusuna da sahip olmadı hiçbir zaman.
Batılılaşma süreciyle birlikte, yüzünü batıya çevirenler,
yaşama biçimlerini onlara uydurma adına kendilerinden ödün verdiler ve
dönüştüler. Daha çok Batı ruhuna kendilerini adapte ettiler. Bugün verilen
mücadelenin temelinde de bu yatıyor.
Değişen yönetimlerle; alfabe, kültür ile olan bağlantıların
kesilmesi sonrası on yıllarca bir millet asimile edilmesi sürecine neden
olundu. Temelsiz bir toplum. Bu toplum kendi öz toprağında yalnız ve öksüz
kaldı. Gerek düşünce ve gerekse siyasal çabalarla milletin yeniden düzlemini
bulma sürecine girildi.
Milletimiz yeni kuşatma yöntemleriyle karşı karşıya. Bunlar içten
içe dönüştürmeye dönük.
Hıristiyanlık, bir kült, yani bir kültür. Din olma
özelliklerine sahip değil. Hıristiyanlar, Müslümanlarla buluştuktan sonra
kendilerine kurallar koydular. Bu kurallar zaman içinde karşılık bulmadı.
Müslümanlar kendi dinleriyle diğer kültürle buluştuklarında onlar karşısında
daha bir güvenli ve emin oldular. Hıristiyanlar Müslümanlar karşında rahat
olamadılar.
Irk ayrımı, alkol, kumar, zina gibi sorunlarda çözümsüz
kaldılar. Irk ayrımcılığını hızlandırdılar. Kendi ırkları dışındakileri insan
yerine bile koymadılar. Modern zamanlara kadar kölelik kurumu Batı’nın
özelliklerinden biri. Uyuşturucu nesneler konusunda da çözümsüzdürler.
Müslümanlar bu gibi konularda belirleyici hayat özüne sahipler.
Din ve inanış konusunda Kur’an’da bu hüküm çok açık.
“Allah’ın katında din sadece İslâm’dır.” Bu da Batılıları çok rahatsız eden
durumlardan biri.
1960 yılından itibaren Hıristiyan kültürünün etkin
kollarından biri olan Katolikler, Papalık aracılığıyla “Dinler arası diyalog”
başlığı altında bir çalışma başlattı. Bunun amacı, Müslümanlar tarafından din
olarak kabul edilmeyen Hıristiyanlığın Müslümanlara kabul ettirilmesi,
sevimlileştirilmesidir. Müslümanlar arasında saygın kimi kişileri de bu halkaya
dâhil ederek yoğun bir kampanya başlatıldı.
İbrahimi din diye Hıristiyanlık, Musevilik ile İslâm bir
arada, bir dengede tutuluyor. Bunun amacı Müslümanlar tarafından kabul
edilmeyen kültlerin kabul ettirilmesi.
Bir diğer tuzak da bir Hıristiyan birliği olan AB başlığı
altında Türkiye’nin dâhil edilmeye çalışılıyor gibi olması. Asıl amaç
Türkiye’yi bölgeyi kendi dairesine almak. Almadan önce Müslümanların mutlak
surette dönüştürülmesi gerekiyor. Batı’nın kurumlarıyla yönetilmiş bir Türkiye
üzerinden estirilen despotizm, jakobenlik bunalımından gene batının
kurumlarından biri olan demokrasi tuzağıyla dönüştürülmesi. Türkiye
Müslümanları bu bunalmışlıktan kurtulma adına, “Asker postalı mı, AB
demokrasisi mi ” tercihi arasında bırakıldı. İnsanların kulağına ve duygularına
hoş gelen Batı demokrasisi daha çekici oldu. Müslümanlar bu tuzağa düşerken
kendi değerlerini yok saymaya ve küçümsemeye başladılar.
Kendi kusurlarını, yanlışlarını gene bir başka yanlışla
düzeltmeye çalışmaya geçiş. Yanlışı yanlışla düzeltemeye çalışmak bugünün
Müslümanlarının baş sorunu.
AB, Müslümanlardan kendi değerlerinin terkini istiyor.
Bunlarla kabul etmeyeceğini söylüyor. Türkiye Müslümanları bir paradoks
yaşıyor. Yani bir açmazın içinde. “Postallı demokrasi mi, İslamsız bir
demokrasi mi ” Postallı demokrasiden çok çektiler. İslâmsız demokraside
hümanist bir bakış var gibi. Oysa bugün Müslüman coğrafyasında yaşanan
zulümler, baskı, akan kanlar, işgaller şimdi o kadar tehlikeli olarak
görülmüyor. Hele hele iktidarda sizden birileri varsa, onun olanaklarından
yararlanıyorsanız ! O zaman bir başka soru daha gündeme geliyor: “İslâm mı,
demokrasi mi ”
Haydi çıkın işin içinden…