Müslümanın Hayat Dili

Abone Ol

Müslüman her hali ve durumuyla özgündür. Müslümanın kendisini başka kültürlere ait insanlardan farklı kılan tarafları bulunuyor. Elbette insan insandır, fakat insanın şekillenmesinde, kişilik kazanmasında ve bir hayat üslubu oluşturmasında kültürlerin büyük bir rolü var.

Her insana farz olan namaz ibadeti sadece Müslümanlar tarafından icra ediliyor. Biliyoruz ki bütün Peygamberler namaz kılarlardı, fakat bu Müslümanlara ait bir ibadete dönüşmüş. Ya da Müslümanlar namaz ibadetiyle kendilerini bulmuşlar ve özgünleşmişler. Tamamen kendine has olan bu ibadetin insan üzerinde büyük bir etkisi bulunuyor. Namaz kılan insanların duruş ve davranışlarında hissedilebilecek değişik durumlar var. Hatta abdestli yüzler diğer yüzlerden farklıdır.

Batıya yüzünü çevirmiş ve ruhen teslim olmuş insanlar ile sahih Müslümanlar arasındaki farklılıklar ve çatışmaların, hatta dışavurumlarındaki tepkilerin belirginleşmesi doğaldır. Bu çatışmalar uç noktaya getirilir ve gerilim tırmandırılırsa bir arada durulmayacak denli büyük tehlikeler oluşturur. Çok eski değil bundan bir iki yıl önce, Yalçın Doğan, Karacaahmet mezarlığına bir tanıdığının cenazesine gelmişti. Mezarlıktaki mescidin önünde, uzaktan bakıp duruyordu kalabalığa. Cenaze namazını başkaları kılıyor o ise uzaktan uzağa onları izliyordu. Bu bizim insanımızın bir paradoksu.

Sayın Cumhurbaşkanı nın eşi başörtülü bir Müslüman. Şu ana kadarki hayatında, giyim ve davranış biçimindeki tarzında bir Müslümanın özgünlüğü bulunur. Onun bir hayat dili var. Bu hayat dili kişiliğini de belirler. Fakat böyle bir insan kendi ruhunun dışında yeni bir yaşama dili, davranış dili yüklenirse, o kendi olmaktan çıkar. İnsanın değerleri vardır. Büyük yükümlülükleri ve sorumlulukları bulunur. Bazı insanlar vardır ki, Allah onları bir vesileyle bir adım öne çıkarır. Bu adım onların sorumluluklarını arttırır. Onlar, o andan itibaren sadece kendilerinden değil, kendilerini temsil eden insanlardan da sorumludurlar.

Cumhurbaşkanlığı seçiminden bu yana tartışılan konulara ve yaklaşımlara bakılınca nasıl derin bir açmazın bulunduğu görülür. Bu açmaz, bir insanın kendisiyle çelişmesidir. "First Lady"lik kavramı ve yaklaşımı batıcı bir ruh içeriyor. Bütün hayatı boyunca Müslümanca yaşamış bir insan, bir kurumun ya da bir çevrenin içinde farklı olmak zorunda mıdır Örneğin bayan Gül birilerinin yaptığı gibi, podyumlarda boy gösterip üzerine kürkler alarak  göstermek zorunda mıdır kendini Hayatında evine içki sokmamış, içkinin uzağından yakınından geçmemiş bir insan içki servisleri yapmak zorunda mıdır O makam, o hane, kokteyl adı altında bunları bir farz gibi yapmak zorunda mıdır

Davranış biçimleri doğasının dışına taşınca olmadık hazımsızlıkları ve sakillikleri beraberinde getirir.

Hayatın doğasını, ya da daha açık deyimiyle bir Müslümanın doğasını zorlamaya gelmiyor. İstanbul ruhu medeniyetimizin ruhu. Zarafet ve inceliği de oradan geliyor. Medeniyet düşüncemizin süzüp kristalize hale getirdiği bir hayat ve davranış biçimi. Nezih olmak, nazik davranmak, güzel konuşmak, insanı incitmemek. Böyle olunca bugün bu gelinen noktada, bir Müslümanın örnek davranışı en büyük vaizlerden daha etkili olur. Önemli olan bunu korumaktır. Zaten bu etkidendir ki, insanlar büyük bir akımla bu dalganın içinde yer almak isterler. Fas taki bir insan kız çocuğuna Merve, oğluna Necmettin adını veriyorsa bunun bir nedeni var, olmalıdır da. Öyle ise, bir Müslüman her şeyi göze alarak kişiliğini ve hayatının üslubunu korumak zorunda. Korumaz ise kendi olarak kalamaz. Bir başkası olmak zaten bir özgünlük değil.

Kimseyi kendimize benzetmeye zorlayamayız. Biz de kimseye benzemek zorunda değiliz. Hanımefendi Gül, bugüne kadarki haliyle özgündür, First Lady olmaya yeltenirse o zaman First Lady Gül bir başkası olur.