Müslüman ve mazlum halkların birleşmesi, birliği derken, Marx ın "Tüm dünya emekçileri, birleşin!" tarzındaki kışkırtıcı "komut"u kesinkes düşünmüyor, hatta hesaba bile katmıyorum. Bunun nedeni sadece dünya görüşü farklılığı değil, ayrıca gerçekçi olup olmama tutumu da sözkonusudur. Elbette Marx da, "kapital" (sermaye) ile emek arasında sürgit varolduğunu mutlak bir sabite (değişmez ilke) olarak kabul ettiği ve sermayenin, yani "kapital"in değişmez, adeta doğa yasası kesinliğinde sonucu olarak emeği sömürdüğünü düşündüğü için, emekçilere, marxist literatürdeki teknik kavramıyla proleterlere böyle bir çağrı yapma gereği duymuştu. Her şeyden önce de bu çağrı soyut, kuramsal, belli hedef kitle içeriğinden yoksundu. Nitekim "yeni-marxistler", özellikle Macar marxist düşünür G. Lukács (1885-1974), Tarih ve Sınıf Bilinci (History and Class (Onsciousness, 1923)nde "sınıf" ile "bilinç", bir anlamda "emek" ile "proleter" ilişkisinin mutlak belirleyiciliğinden sözedilemiyeceği, dolayısıyla "sınıf mücadelesi"nin insanlık tarihini okumada açıklayıcı olamayacağı gibi tartışmalara kapı aralayacaklardır.
Müslüman ve mazlum halklar derken, dünya coğrafyasının tamamına dağılmış insan toplulukları sözkonusudur. Günümüz halkları öncelikli olarak düşünülmekle birlikte, yaklaşık beş yüz yıllık bir zaman diliminde de bu halkların varlığı gözönünde tutulmaktadır. Böylece başta İslâm dünyası son yüzyıllık dönemde, Afrika, Latina Amerika, Uzak Doğu halkları yaklaşık beşyüz yıllık süreçte, Batı uygarlığı ve emperyalizmi tarafından haksızlığa, zulme, maddi ve manevi talana uğratılarak "mazlum" taraf durumunda bırakılmışlardır. "Mazlumluk" adeta onları, deyim yerindeyse soyut bir birlik oluşturmalarını hazırlamıştır.
Fakat sözkonusu soyut birlikte oluşları, özellikle bu halkların yönetimlerinin Batı tarafından güdümlü tutulmaları sonucunda somut bilinçli bir birliğe dönüşmede akim bırakılmıştır. Gerçi I. ve II. Dünya Savaşları yer yer bu mazlum halklar üzerindeki Batı baskı ve zorbalığını bir dereceye kadar gevşetince, izafi denebilecek bağımsızlıklar kazanmalarına yolaçmıştır. Ancak, özellikle Soğuk Savaş dönemiyle birlikte bu halklar, Batı uygarlığı değerlerinin dayatılmasıyla iki kamptan birini seçen yönetimlerin tuzağına düşmüşlerdir. Latin Amerika ve Afrika da solcu ve sağcı, büyük ölçüde otoriter rejimler, seçtikleri ideolojiler hangisi olursa olsun, Batı emperyalizminin değirmenine su taşımaktan geri kalmayacaklar, halkların mazlumluğunun sürüp gitmesini sağlayacaklardır.
İslâm dünyasında da, Batı emperyalizmi farklı yöntemler uygulamış olsa bile, sonuçta İslâm dinamizminin kendi yolunu açma imkanına set vurmasını belli ölçüde başarmıştır. Mesela Arap ülkelerinde Baasçı sol ile kabilecilik kökenli baskıcı yönetimlerin yaşatılmasına güçlü destekler verilmiştir. Bu akım ve yönetimler bir yandan, amacı tam olarak tanımlanmamış liderlik yarışı rekabet ve mücadelesini canlı tutmuşlar, diğer yandan Müslüman halkların İslâm a yönelişlerini, dolayısıyla uygarlık yenileme azmini baskılamışlardır. En önemlisi de Müslüman halkların kültürel, toplumsal, iktisadi iletişimlerini engellemişler, adeta birbirlerinden soyutlayarak yalnızlığa mahkum etmişlerdir. Oysa meydana gelen olaylar, yaşanan bunalımlar ve sarsıntılar, Müslüman halkların en azından bilinç altlarında iletişim, dayanışma ve birlik beklentilerini güçlendirmiş, hatta tetiklemiştir. Ama gerçekleşmeme nedenini bir türlü açıklayamamış, sorunun mahiyetini kavramada hep zorlanmıştır.
Çoğunlukla da bilgi kirlenmesi, olumsuz propaganda dalgalarıyla karşı karşıya bırakılmıştır. Mesela on yıla yakın İran-Irak savaşı olsun, Irak ve Afganistan ın işgalleri olsun veya KKTC nin İslâm ülkeleri yönetimlerince tanınmaması olsun böyledir. Trajik ve talihsiz bir çarpıcı örnek olarak 1997 yılında somut gerçekliğe dönüşme adımı atılmış bulunan D-8 Projesi burada hatırlanabilir. Keza Türkiye nin Türk devletleriyle ilişkilerinin geliştirilerek çekirdek bir birlik yapısına kavuşturulmaması ayrı bir örnektir.
Bu durumun olumlu bir mecraya yönlendirilmesinin ilk engeli Müslüman ve mazlum halkların, tek tek kendilerini Batı emperyalizmi karşısında bulunduklarını sanmaları ve bunu kendi imkanlarıyla aşabilecekleri zehabına kapılmalarıdır. Oysa yüzyıllardır Batı hep bu halkları tekilleştirmeye ve yalnızlaştırmaya çaba göstermiş, politikalarını da uygulamada başarıyı böyle sağlamıştır. İşte son bir örnek İran ın nükleer enerjiye sahip olamayacağı dayatması böyledir. İslâm ülkeleri İran a karşı ABD ve AB nin politikasına karşı belli bir tavır alabilse, meselenin nitelik değiştirip farklılaşacağı tahmin edilebilir. Nitekim Latin Amerika da altı ülke genel bir tavır alır almaz ABDve AB nin belli bir sessizliğe yöneldiği şimdilik gözlemlenebilmektedir.