Kelime anlamı, “zor alımı” olmakla birlikte, kavram anlamı, bir takım şart veya unsurların ya da nedenlerin, durumların bulunmasına bağlı olarak değişmektedir. Sözgelimi güçlü ve yaşça büyük olan birisinin bir çocuğun elindeki oyuncağını, onun rızasına bakmaksızın alması durumunda basitçe “zor alımı” gerçekleşmektedir. Burada belirleyici etken güçlü ve yaşça büyük olmanın yanında, rızanın bulunmaması söz konusudur. Bu durumu gören ve bilen herhangi bir kimse doğal olarak tepki gösterir, daha doğrusu tepki gösterilmesi beklenir. Çünkü doğal olan şeye, en azından aykırı bir girişim, davranış söz konusudur ve kendiliğinden “zor alım” eyleminin kabul edilemezliği değerlendirilmesi yapılmaktadır.
Buna karşılık, kavram ve teknik anlamında müsadere kelimesinde içkin olan “zor alım”, yerine göre, ortaya çıkan bir haksızlığın, adalet ile bağdaştırılamayan bir eylemin, durumun veya sonucun ortadan kaldırılması, engellenmesi veya düzeltilmesi şeklinde gerçekleşebilmektedir. Doğal olarak bu gerçekleşmenin farklı biçimlerde uygulanması görülebilir. Burada artık sadece güce dayanarak “zor alım” eylemi yeterli olmamaktadır. Bizzat “zor alımı”n farklı bir anlam kazanmasını sağlayan temel bir değerin ya da ölçünün varlığı belirleyici olmaktadır. Kısaca bu değer ya da ölçü yasa, daha genel anlamda hukuktur. Yani yasa ya da hukuk söz konusu edildiği anda, bir başka ifadeyle, yasaya ya da hukuka göre, ayıplı sayılan veya izin verilmeyen bir yolla elde edilen bir şeyin (menfaatin, hakkın, malın) “zorla alımı”, genel olarak meşru sayılmaktadır. Ne var ki, yasa veya hukuk, çözmekle yükümlü olduğu “hukuki olayı”, belli şartların ve zamanın anlayışına bağlı olarak tanımlamakta, anlamakta, kavramakta ve sonuçta uygulamaktadır. Nitekim geçmiş dönemlerde, iktidara sahip olan kişilerin (monark, derebeyi, kral, sultan, padişah vb.) oluşturulmuş yasalara dayanarak, bir kimsenin ayıplı yollardan elde etmiş olduğu eşya, mal, menkul ve gayrimenkul mallara “zor alımı”yla el koyması ve kendi mülkiyetine geçirmesi genel kabul görmüş ve öylece uygulanagelmiştir. Bu tür uygulamaların yerine göre, gerekli ve yararlı sonuçları yanında, değişik biçimlerde olumsuz etki ve sonuçlarının bulunduğu da göz önünde tutulmalıdır. Sözgelimi Avrupa’da Burjuvazi sınıfının ortaya çıkıp güçlenmesi, giderek “iktidar” sahibi bir konuma gelmesinde, müsaderenin belirgin hukuki kurallarla güvenceye alınmasının önemli bir payı olduğu söylenebilir. Elbette bu anlayışın benimsenmesinde, genelleşmesinde ve uygulamaya aktarılmasında, birtakım kuramsal tartışmaların yadsınamayacak etkisini ve işlevini göz ardı etmemek gerekmektedir. Sermaye birikimini burada hatırlamak yerinde olur. Buna karşılık, bizde, Osmanlı döneminde, sermaye birikiminin bir türlü sağlanamaması nedenleri arasına sıkça başvurulan müsadereleri eklemek mümkündür.
Kuramsal düzlemde “sözleşme”, “temel insan hak ve özgürlükleri”, siyasal iktidarın, bu ve benzer değerler ölçeğinde yeniden tanımlanarak sınırlandırılması, farklı bir dünyanın kuruluşunda etkin ve belirleyici olacaktır. Bu çerçevede, özellikle “temel insan hak ve özgürlükleri”nin üç asıl sütununun bulunduğu ortak görüşü üzerinde genel bir uzlaşmaya varılacaktır. Bunlar düşünce ve ifade özgürlüğü, felsefi kanaat ve dini inanç özgürlüğü, çalışma özgürlüğüdür. Ancak, tek başına bunların kabul edilmesi yeterli değildir. Dördüncü bir değerin kabul edilmesi gerekmektedir, o da “mülkiyet hakkı”dır. Mülkiyet hakkının bulunmaması halinde diğer hak ve özgürlüklerin tam olarak gerçekleşmesi mümkün olamaz. Müsadere gibi girişimler, mülkiyet hakkının ortadan kalkması, dolayısıyla temel insan hak ve özgürlüklerinin ihlali, hatta yok edilmesi gibi sonuçları doğurabilir. Mesela yaklaşık üç yüzyıl önceden İngiliz düşünürü J. Locke bu görüşü ısrarla savunmuştu. Amerika’nın bağımsızlığını ilan etmesinde ve Anayasa oluşturmasında başvurduğu kaynak Locke’tu.