Mürcieleşme eğilimi

Abone Ol

Asr-ı saadette sahabeler arasında anlaşmazlık zuhura gelince bazı sahabeler ihtilafın taraflarına katılmaktan imtina etmiş ve tarafsız kalmayı yeğlemişlerdir. İbni Ömer gibi isimler ortada kalmayı seçmişlerdir. Daha sonra bu tavır Mürcie akımının elinde tefrit çizgisine dönüşmüştür. Haricilerin Mutezile ile birlikte büyük günah veya günah-ı kebair işleyen Müslümanları iman dairesinden çıkarmaları veya askıya almaları üzerine infial suretinde ve tepki olarak yeni bir akım doğmuştur. Bu akıma Mürcie denmiştir. Mürcie imanı mutlaklaştırmış ve ameli ise nominal/tesirsiz hale getirmiştir. Bundan dolayı onların bu anlayışı şöyle özetlenmiş veya indirgenmiştir: İman varken günah zarar vermez. Müslümanların günaha veya bunun üzerinden tekfire batmaları üzerine onlar da çareyi daireyi geniş tutmakta görmüşlerdir. Bir anlamda iç barışı ve sulhu temin babından, amelin önemine sıfır çekmişlerdir. Ebu Hanife amel ile itikat alanını ayırdığından dolayı o da Mürcie’nin aksamı ve kapsamı arasında gösterilmiştir. Ebu Hanife esasen iman varken günah zarar vermez dememiştir. Yakin düzeyinde değil de teknik düzeyde iman ile amel alanlarını birbirinden ayırmıştır. Mürcie’nin görüşü şudur: İyi amelin kâfire fayda vermeyeceği gibi, günah da mü’mine zarar vermez. Bu görüşe göre, mürtekib-i kebîrenin durumunu Allah’a havale etmek (irca etmek) en doğru şıktır. Mürcie’nin görüşü böyle özetlendiği gibi Mutezile’nin kader anlayışı da ‘el emru unfun’ ifadesiyle özetlenebilir. Onlara göre de, kader yani kulların fiillerinin geçmişte takdir edilmesi diye bir şey yoktur.

*

Suudlu yazar ve düşünürlerden Sefer el Havali, Muhammed Kutup’un gözetiminde Zahiretü’l irca adıyla bir doktora çalışması yapmıştır. Ve ona göre günümüzde bir İrca/Mürcieleşme eğilimi baş göstermiştir. Mezheplerin oluşmasında sosyal ve siyasi nedenler göz ardı edilemez. Mezheplerin doğuşu sosyal ve siyasi şartların bir ürünüdür. Şartların ve olayların refleksi üzerine kuruludur. Mısırlı Muhammed Gazali ‘El Fesad es Siyasi’ isimli eserinde (Nahdatu Mısr, s: 74,Kahire) Moğolların Bağdat’ı yakıp yıkmalarının Müslüman halkta ve ahalide ve avamda bezginlik, yılgınlık meydana getirdiğini ve sonrasında amelin imanın sıhhatine bir etkisinin olmadığını düşünmeye başladıklarını ve Mürcieleşme eğilimine kapıldıklarını ileri sürer. Bu eğilimi Moğol istilası dönemine atfetmesi tartışmalı olsa da tasavvufi akımların veya İrca akımının gelişmesinde dahili ve harici faktörler muhakkak ki etkili olmuştur. Sahabeler döneminde ve sonrasında siyasi ihtilaflar veya ‘çekişmeler’ ve bunun üzerine terettüp eden akait tartışmaları bir kısım insanları pasifizme itmiştir. Bu pasifizm bazen Mürcie suretinde veya bazen de tasavvuf suretinde tezahür etmiştir. İstibdat bu akımları dolaylı olarak beslemiştir. Lakin bu gelişmeleri veya cereyanları sadece olgulara bağlamak da izah edici olsa da yeterli değildir. Zühdün ve tasavvufun yani insanın deruni melekelerinin terbiyesinin mutlaka düzene ve kurallara ihtiyacı vardır. Bu da tasavvuf yoluyla olmaktadır. Tarikatlar tasavvufun fiiliyata dönüşmesi ve sistemleştirilmesidir. Ham madenin ve maddenin işlenmesi halidir. Fıkıh nasıl ki Kur’an ve Sünnet kaynakladır sahih tasavvuf da öyledir.

*

Hazreti Fatıma’nın vefat gününde Irak’taki Fazilet Partisi’nin ruhani lideri Şeyh Muhammed Yakubi, Ali Şeriati’nin de Safevi Şiası ve Ali Şiası kitabında ileri sürdüğü gibi ilk üç halifenin gaspçı olduğunu ileri sürüyor ve ötesinde onların komitacılık yaparak Hazreti Ali’nin hakkı olan meşru hilafetı zorla ele geçirdiklerini ileri sürüyor. Bunu ve son sıralarda Şii-Sünni gerilimini de dikkate alan ve bu zeminden harekete geçen Adnan Halfi adlı yazar ılımlı Müslüman profili adı altında Mürcieleşmeye çağırmaktadır. Bazı sıkıntıları istismar ediyor ve hak üzerine batıl bir dava kurmak istiyor. Durumdan vazife çıkartıyor. Şii-Sünni çatışmasıyla İslam’ın varlığının tehdit altına girdiğini gerekçe göstererek iki tarafın akillerinden veya ılımlılarından alimlerini bypass etmeye çağırıyor. Şii alimler için söylemiyorum ama Sünnilikte ulamanın rolü sınırlıdır ve fıkhen ‘avam müftüsüne tabidir’ dense de şu da bir gerçektir: Kitleler alimin keyfine değil, bürhana tabidir. Körü körüne alimlere tabi olmak teokratik bir anlayıştır ve bu anlayış genelde Hıristiyan din adamları ‘clergy’ için geçerlidir. İcazet gibi hususlar sadece teknik bir kriterdir. Adnan Halfi, iki tarafın da zararına olan bu durumun sadece üçüncü tarafın yararına olduğunu hatırlattıktan sonra şöyle bir çağrıda bulunuyor: “Şii Sünni kavgasının dışında kalmak ve aşabilmek için din adamlarını aramızdan çıkartalım. Ancak din özel bir durum olarak kalırsa ve tarihten koparsa sağlıklı hale gelir…” Bu ifade ve çağrısıyla sekülerizmi ve Protestanlaşmayı savunduğu kesin. Bunu da mezhep kavgasından kaçınmak adına pazarlıyor (

http://www.elaph.com/Web/opinion/2013/4/806660.html entry=opinion

)