Bugün İslam coğrafyasında hâkim olan kaos, savaşlar, yoksulluk.
Ne ki yeni nesillerin başlarını birazcık çevireceği geçmişte mutlu bir masal gülümsemektedir.
Hadi biraz Agra’ya uğrayalım.
Tac Mahal’de duralayalım.
Batılılara göre bu muhteşem eser, Hindu ve Hıristiyan mimarlara aittir.
Oysa bu anıt mezarın öncüleri de vardır.
Yine aşkı sembolize eden sadakat sandukaları pek çok İslam türbesinde bizleri selamlamaktadır.
Zaten doğu masallarının ölümle biten sonlarında bile mutlu bir birliktelik vardır.
Aralarına karaçalı girse de sonunda iki âşık emeline ulaşmış yan yana huzur içerisinde yatmaya muvaffak olmuşlardır.
Diri olmamaları hiç sorun değildir.
Masalların mutlu ölüleridir onlar.
Tac Mahal’i yaptıran Şah Cihan, 14 çocuk dünyaya getiren eşi Ercümend Banu Begüm (Mümtaz Mahal) vefat ettiğinde can evinden vurulur. Ona sevgisi o kadar büyüktü ki; hükümdardı, sarayında genç kadınlarla avunup eşini unutması doğaldı. Fakat yokluğuna hiç alışamadı, bu aşkı ölümsüzleştirecek bir abide rüyalarına girmekte idi.
Mimari geleneği başka yerlerde arayanlar unuttular ki Tac Mahal’in pek çok öncüsü bulunmakta idi.
Yine başka bir aşkın mimaride taçlanması olan Hümayun’un, Delhi’deki türbesi de; romantik hikâyesi ile muhteşem mimarisinin kıyasıya yarıştığı bir abidedir.
Babürlü hükümdarı Hümayun vefat ettiğinde, eşi Hacı Begüm (Mah Çuçek Begüm) karalar bağlamış. O da hayatının biricik sevdası için ölümsüz bir mimariyi düşlerinde görmeye başlamıştır. Kadın zarafetinin de mimariye yansıdığı türbe inşaatını başlatmış, ihtişamlı abide 1565’de tamamlandığında, insanlar bu muhteşem masal yapısını görmek için akın akın Delhi’ye gelmişlerdir.
Edebiyatla ilgilenen şiirler yazıp bir divanda toplayan hükümdar Hümayun’dan en güzel şiirleri dinlemekten usanmayan Mah Çuçek, mimari dili ile kendi şiirini taşlara mermerlere yazdırmıştır. Hint-İran-İslam mimarisinin büyülü güzelliğini taşıyan eser adeta düşlerden süzülüp yeryüzüne inmişçesine etkileyici tesir bırakmaktadır. Dindarlığı ile meşhur Hümayunu kız kardeşi Gülbeden Begüm de unutamamış, kaleme aldığı Hümayunname’de ağabeyinin döneminin faaliyetlerini anlatmıştır. Duygusal Hümayun’un aile fertleri meşhur tarihçi ve edebiyatçı, tasavvuf erbabı olarak tarihte anılmışlardır.
Tac Mahal’in köşelerinde olan minareler Hümayun türbesinde yoktur fakat Cihangir’in 1637 de inşa edilmiş Lahor daki türbesinde minareler mevcuttur.1654 tarihli Tac mahal’in takipçileri, taklitleri de olmuştur, zira coğrafyanın sevdiği ve daima seveceği bir mimari ekoldür aynı zamanda bu romantik türbe mimarisi. Evrengabad’da Bibi ka Makber ve Delhi deki Safder Ceng Türbeleri ilk akla gelenlerdir.
Tac Mahal de Osmanlı, İranlı, Suriyeli, Hintli mimar, usta ve sanatkârların yanı sıra hükümdar da bu ekibin başında bulunmuştur. Timurlu mimarisinin özelliklerini taşıyan yapı, beyaz mermerden olup nehir kenarında inşa edildiği yetmiyormuş gibi geniş bahçelerine ve havuzlarına düşen aksi ile de büyüleyici bir etkiye sahiptir. Dışarı açılan eyvanları, mescidi, kabul salonu, türbe kısmı ile Müslüman dünyasının ihtişamını sergilemektedir.
Bu ihtişamı yeterli bulmayan devrin romantik aşkı, sandukalarda, kitabelerde ve kemer aralarına da hazineler saçarak değerli taşlarla süslemiştir. Artık bu masal mimarinin neresine bakacağınızı şaşırırsınız sandukalar ya da kitabeler üzerindeki pırlanta, zümrüt, yakut, incilerden oluşan albeniyle sarsılırsınız. Sevgili eşi Mümtaz Mahal’in yanındaki kabir Şah Cihan’a aittir. Bu iki romantik aşığın bazı geceler nehrin kenarında buluştuğunu görenler çıkmaktadır.
Bugün savaşların coğrafyası olan Afganistan’ın Kabil doğumlu Hümayun, babası meşhur Babür, annesi soylu bir aileden olan Mahım Begüm; çocuklarını sadece tarih yazsın savaşları yönetsin diye değil çok iyi yetiştirdiler. İyi bir eğitim görmüş, dini ilimlerin yanında cebir, geometri, astronomi ile ilgilenmiş, ille de şiirlerle hayatını bezemiş zarif Hümayun’u;
sevgili eşi hiç unutamamış, muhteşem bir mezar binasında aşkını ölümsüzleştirmiştir.
Dünya durdukça onların sevgileri de yeşil kalacaktır.
Ne Şah Cihan unutabilmiştir Mümtaz Mahal’i.
Ne Mah Çuçek Begüm, Hümayun’u…