Bu dünya bütünüyle Allah-u Teâlâ’nın mülküdür. Dünya dedikse, yeryüzünü, gökyüzünü, yedi kat sema tabakasını, kürsüyü, arşı kast ediyoruz. İçerisinde yaşadığımız dünya, bütün bu “mülk”ün yanında bir toz zerresi kadar bile değildir. Düşünün, bu dünya, Samanyolu galaksisinin mini minnacık bir ferdidir. Daha milyarlarca galaksi vardır. Işığı henüz bize ulaşmamış trilyonlarca yıldız vardır. Işık hızı saniyede 300 bin kilometredir. Düşünün, bu mülkün sahibi olan Allah-u Azimüşşân kâinatı yarattı yaratalı, bu kadar süratle yol kat ettiği halde ışığı hâlâ bize ulaşmamış yıldız vardır. Yıldızların çoğunun dünyamızdan milyonlarca defa büyük olduğunu da bir tarafa not edin. Mülkün büyüklüğü ve haşmeti karşısında aklınız duracak gibi oldu, değil mi? Daha durun bakalım! Yalnızca “Allah-u Ekber!” deyin ve gerisini dinleyin. Bütün bu saydıklarımız daha birinci sema tabakasındaki mevcudat… Rabbimizin bu mülkündeki bütün seyyar cisimler ise meleklerle, ruhanîlerle doludur. O yıldızlar meleklerin “gezici mescitleri”dir. Rabbimizin mülkünün, saltanatının haşmetine bakınız. Her bir yağmur tanesini bir melek indirmektedir. O melekler bir daha aynı vazifeyi yapmamakta, işte bu sema tabakasındaki seyyar mescitlerde Cenab-ı Hakk’a ibadet etmektedirler.
İnsanoğlu, kıyamete kadar, Rabbimizin mülkünün bu birinci sema tabakasının çok az kısmını keşfedebilecektir. Daha bunun gibi, 2., 3., 4., 5., 6., 7. sema tabakası vardır. Bütün bu sema tabakalarının -hadis-i şerifin işaretiyle- “kürsî”nin yanındaki hacimleri, çöldeki bir yüzüğün kapladığı yer kadardır. Kürsînin, “arş”a nispetle kapladığı yer de aynı şekilde çöldeki bir yüzüğün hacmi kadardır.
Allah-u Zülcelâl Hazretlerinin bu saydığımız mülkünün tamamı, tıpkı bir film platosu gibidir. Bir imtihan meydanı olarak kurulmuştur. Kıyametle tamamen dağılacaktır. Rabbimizin bu “geçici”, “fâni”, “zevale mahkûm” mülkünün yanında bir de, “Ebedî hayat yurdu” vardır. Öyle bir memleket ki, orada artık yokluk yoktur. Fena yoktur. Ölüm yoktur. Zeval yoktur. O yurdun iki daimî mekânı vardır. Cennet ve cehennem diye… Cennetin büyüklüğünü yine hadis-i şeriflerden öğreniyoruz. Rabbimiz, en son cennete girecek mümine on dünya büyüklüğünde yer ihsan edecektir. Yetmiş bin köşk, yetmiş bin huri ile birlikte. Her bir köşkte yüz bin hizmetçi olacaktır. Bu hizmetçiler ne erkek, ne dişi olan meleklerdir. Melekler orada görünür hale gelecek ve muhteşem kıyafetler içerisinde müminlere hizmet edeceklerdir. Bütün bu mülkün hakiki sahibi olan Rabbimiz, Malikimiz olan Allah-u Zülcelâl Hazretleri 124 bin peygamberi ile bu peygamberlerin eline vermiş olduğu yüz suhûf ve dört büyük kitap fermanlarıyla, bütün insanlara ve cinlere mülkün hakiki sahibinin kendisi olduğunu ferman buyurmuştur.
Şimdi… Hâl böyle iken, Allah’ın mülkünü gasp etmeye yeltenenlere, “Burada bizim sözümüz geçer!” diye efelenip küstahlaşanlara ne demeli!.. Dün Nemrut böyle demişti. (Nemrut deyip geçmeyin ha, saltanatı bütün dünyayı kaplamıştı.) Peki ne oldu? Bir sivrisinek burnundan içeri girip beynine yerleşti. O da şiddetli baş ağrısını alt etmek için, kölesine o koca başınıtokmaklattı. Sonunda geberip gitti. Ya Firavun’un, ya bunlar gibi yüzlerce hırsız, arsız, gasıp meliklerin başlarına gelenler… Rabbimiz “ahiret günü” bütün o zorba gasıplara “Mülk kimin?” diye soracak. Mümin Suresi’nin 16. ayet-i kerimesine mealen bakalım: “O gün onlar (kabirlerinden) meydana çıkarlar. Onların hiçbir şeyi Allah’a gizli kalmaz. (Allah onlara sorar ve cevabını verir): ‘Bugün hükümranlık kimindir? Kahhar olan tek Allah’ındır.’” (Limeni’lmülkü’lyevm. Lillehi’lvâhidi’l kahhar)
Biz müminler beş vakit namazda Fatiha Suresi’ni okumaktayız. Günde en az kırk defa “Mâlikiyevmi’d din” âyetini okumaktayız. “Ceza gününün Mâlikidir” diyoruz. O kıyamet gününde herkes mülkün gerçek sahibinin kim olduğunu görecek, bilecek. “Burada Allah’ın sözü ve hükmü geçmez! Bizim sözümüz ve hükmümüz geçer!” diyen zalimler, gasıplar, hainler ve ciğeri beş para etmez zırtapozlar da…