MUKATTAM DAĞININ ETEĞİNDE GİZEMLİ BİR HAZİNE

Abone Ol

MUKATTAM DAĞININ ETEĞİNDE GİZEMLİ BİR HAZİNE

İMAM ŞÂFİÎ-1

FİLİSTİN-GAZZELİ BİR BÜYÜK İMAM

“Bütün ayıplar bizde… Zamanı suçluyoruz,

Bizden başka nesi var, o, bizim zamanımızdır,

Hicvediyoruz zamanı, hâlbuki yok günahı,

Bir de o dile gelse, dinlerdik bin bir ahı

Dindarlığımız bile hep gösteriş, hep riya.

Bize bakanları hep kandırırız bununla.

Bir kurt bile yemezken, diğer kurdun leşini

İnsanımız çiğ çiğ yer diğerinin etini

Her birimiz kurt bizim, koyun postuna girmiş,

Koyun sanıp gelenin, bilmiş ol işi bitmiş” (Muhammed b. İdris eş- Şâfiî, Divânu’ş-Şâfiî, Derleyen: Muhammed Afif ez-Zu’bi, Sadeleştiren H. Mehmet Soysal Beyrut, 1971, s. 82) diye zamanın Müslümanlarının acınacak halini dile getiren İmam Şâfiî, zamanın ve asırların önemli olmadığını, zamanı suçlamak yerine kendimizi teraziye koyup tartmamız, kendimizi sığaya çekmemiz gerektiğini vurgular bu şiirinde... Zaman önemli değil dedik ya, ha o zamandaki Müslümanlar ha bu zamandaki, fark eden bir şey yokmuş değil mi muhterem okurlarımız Sanki İmam Şâfiî Hazretleri o günden bu günleri görerek söylemiş gibi bu şiirini… Temennimiz, bir türlü bir çatı altında birleşemeyen günümüz Müslümanları inşallah bu şiirden hisselerine düşen payı alırlar…

İmam Şâfiî, h. 150 (m. 767) yılında Filistin’in Gazze şehrinde doğdu. Evet, imamımız Filistinli. Bu gün zulüm altında inim inim inleyen; halkı, beşikteki bebelerine kadar terörist ilan edilen bizim Filistin’imiz, bizim Gazze’mizden… Ve ben; birleşemeyen hatta birbirini öldüren, ayrışan Müslümanların bu ayıbından dolayı bu büyük imamımızın manevi huzurunda utançtan yüzümü bir kez daha eğmekteyim…

İmam Şâfiî Hazretlerinin asıl adı, Muhammed b. İdris’tir. Soyu Kureyş ve Muttalib kabilesine kadar uzanır. Abd-i Menâf’ta Hz. Muhammed’in (S.A.V.) soyu ile birleşir. Kendisine ashâb-ı kiramdan olan büyük dedesi Şâfiî b. es-Sâib’e nisbet edilerek, Şâfî ismi verilmiştir. İmam Şâfî’nin annesi Yemenli Ezd kabilesindendir. Babasını küçük yaşta kaybeden İmam Şâfiî’yi annesi büyük güçlüklerle, yoksulluk içinde yetiştirmiştir. Peygamber soyundan gelmesi hasebiyle annesi, şerefli soyu unutulup gitmesin ve o soydan gelenlere bağlanan maaştan o da yararlansın diye onu iki (bir rivayete göre de on ) yaşındayken Mekke’ye getirir.

KÜPE DOLDURULAN HADİSLER

Bizim için nasıl İstanbul Türkçesi en fasih, en doğru Türkçe ise o zamanlarda Araplar içinde de en akıcı, en fasih Arapça Hüzeyl kabilesinde konuşuluyordu. O yüzden İmam Şâfiî, Mekke’de bir rivayete göre on, bir rivayete göre de yirmi yıl çölde Hüzeyl kabilesinin yanında kaldı. Onlardan fasih Arapça’yı ve Cahiliye şiirlerini öğrendi. İlmin yanında atıcılık ve okçuluk öğrendi. Şâfiî Hazretleri, mükemmel ok atardı ve attığını hedefe isabet ettirirdi, kelimeleri gibi. Annesinin vesayeti altında yetim bir çocuk olan İmam Şâfiî, eğitimi için gerekli parayı bulamıyordu. Çok ders çalışarak, akranlarının üstünde bir ilme sahip olduğu için hocası ona ders verirken para almıyordu. Yerine, hoca olmadığı zaman küçük Şâfiî oradaki diğer talebelere ders veriyordu. Böylece ders ücretini ödemiş oluyordu. Kur’an’dan ezberini yapınca mescide girer, orada âlimlerle birlikte oturur, onlara ezberini okur, hadis ve dini meselelerle ilgili konuları öğrenirdi. Öğrendiklerini, hadis ve meseleleri bazen deriye, bazen divanda (hükümet konağında) kullanılıp da arka yüzü temiz, karalanmamış ama işe yaramayan, atılacak olan kâğıtlara, bazen kemiğe hatta bazen de saksılara yazar, evinde bulunan eski bir küpe bu kemikleri, derileri, kâğıtları doldururdu.

Kemikler küpe, bilgiler beynine.

Kemikler, deriler küpte değil, beyninde birikiyordu.

Küçük yaşta bilgi küpüne döndü. Yedi yaşında Kur’ân-ı Kerîm’i hıfzetti. Buna rağmen o devrin ünlü hadis âlimi olan hocası Vekî b. El- Cerrah’a ezberinin zayıf olduğundan yakındı ve bu konuda ne yapabileceğini sordu. Sonra da hocasının kendisine verdiği cevabını aşağıdaki dörtlükle bugünün talebelerine ulaştırdı, yüzyıllar ötesinden. Belki de sana söylüyorum kızım, sen anla gelinim gibilerinden kendine söylerken bizi ikaz etmektedir inceden inceye, yüzyıllardır:

“Hafızamın bozukluğunu (hocam) Vekî’e şikâyet ettim.

Bana günahları terk etmemi tavsiye etti.

Ve bana şunu bildirdi ki; ilim bir nurdur

Ve Allah’ın bu nuru, âsilere verilmez. “ (İmam Şâfiî)

On yaşında devrin ünlü âlimi Mâlikî Mezhebinin kurucusu, İmam Mâlik’in meşhur eseri “Muvatta”yı ezberledi. On beş yaşında dini konularda fetva verir duruma geldi. Artık bir küp hazineydi, değerine paha biçilemeyen. Onun ilimde yüksek mertebeye ulaştığını gören muhaddis (hadis âlimi) Müslim b. Hâlid Zenci ona fetva vermesi için icazet vererek: “Ya Ebâ Abdullah, artık fetva ver, senin fetva verme zamanın geldi” der. İsteseydi İmam Şâfiî bu noktada durabilirdi. Fakat ona öğrendiği bu kadar bilgi yetmedi. Öğrenme aşkı, öğrenme isteği içinde bir an sönmedi. Üstelik ilmin sınırı yoktu. . Bu sebeple ezberlediği “Muvatta”, yazarı İmam Mâlik’i görme ve ondan ders alma şevkini kamçıladı.

RESÛLULLAHIN İLMİ NE ZAMANDIR VASITA İLE ÖĞRETİLİR OLDU

İlimde kısa zamanda mesafeler kat ederek ilerleyen İmam Şâfiî, dönemin ünlü âlimi, Mâliki Mezhebinin kurucusu İmam Mâlik’ten ders almak için Mekke’den ayrılıp, Medine’ye gitmeye karar verir. Bu kararını Mekke valisine bildirip, kendisinden Medine valisine hitaben bir tavsiye mektubu almayı da ihmal etmedi. Elinde Mekke Valisi tarafından yazılmış olan bu tavsiye mektubuyla Medine’ye gelen İmam Şafii, doğruca Medine valisinin huzuruna çıkarak mektubu takdim etti. Mektubu okuyan vali ona dönerek:

“Benim için, Mekke’den Medine’ye kadar yalınayak ve yaya olarak yürümek, bu İmam Mâlik’in kapısına gitmekten daha kolaydır. Ben, onun kapısında dikilmek kadar hiçbir zillet verici bir şey görmedim” dedi.

İmam Şafii:

“Vali dilerse onu huzuruna çağırabilir.” diye cevap verdi. Ancak koca şehrin valisi İmam Mâlik’i huzuruna çağırmak şöyle dursun, kapısında bir mesele sormak için görüşmenin bile zor olduğunu bildiği için:

“Heyhat! Ne olsa da, ben ve maiyetim, binitlerimize binsek ve üzerimize kırmızı toprak bulaşsa da bazı arzularımızı elde etsek!” dedi.

O dönemde böyle âlimlere verilen değer çok fazlaydı. İlim ehlinin mevkii validen bile yüksekti. Bu sebeple vali, İmam Şâfiî’ye beraber gitmeyi teklif etti Gerçekten Medine valisinin dediği gibi oldu. Yolda üzerlerine kıpkırmızı toprak bulaştı. Mâlik’in evine vardıktan sonra bir adam ilerledi ve kapıyı çaldı. Dışarıya siyahî bir cariye çıktı. Vali, ona:

“Efendine benim kapıda olduğumu söyle” dedi.

Cariye içeri girdi ve biraz gecikti. Sonra dışarı çıkıp şöyle söyledi:

“Efendim size selâm ediyor ve diyor ki: Valinin bir meselesi varsa bir şeye yazıp versin, cevap verelim. Hadis için geldiyse, hadis meclisinin gününü biliyor, gitsin. O gün gelsin.”

Bunun üzerine Vali, cariyeye:

“Ona söyle, yanımda Mekke Valisinden kendisine yazılmış mühim bir mesele ile ilgili bir mektup vardır” dedi. Cariye içeri girdi. Sonra elinde bir kürsü (sandalye) ile dışarı çıktı ve onu bir yere koydu. Az sonra İmam Mâlik, heybet ve vakarla içeriden çıktı: Uzun boylu ve değirmi sakallı idi. Sonra yerine oturdu. Vali mektubu ona takdim etti. Onu okudu ve:

“Bu şahsa durumuna göre muamele et, ona hadis öğret ve iyilikte bulun” diye yazan sözlerine gelince mektubu elinden bıraktı ve: “Sübhânallâh, ne zamandan beri Allah’ın Resûlü’nün ilmi vasıtalarla öğretilir oldu ” dedi. Valiye bakan İmam Şafii, valinin onunla konuşmaktan çekindiği görüp, İmam Mâlik’e doğru yaklaşıp:

“Allah işinizi rast getirsin. Ben şöyle bir kimseyim; maksadım, durum ve hikâyem şudur... ” diyerek durumunu izah etti Onun fasih ve akıcı bir Arapça ile kendini ifade etmesini beğendiği her halinden belli olan. İmam Mâlik onu bir taraftan dikkatlice dinliyor, diğer taraftan da baştan aşağı onu süzerek inceliyordu. Ona: “Adın nedir ” diye sordu. İmam Şafii: “Muhammed’dir” dedi.

“Ey Muhammed, Allah’tan kork, günahlardan sakın. Çünkü senin ileride şanın büyük olacaktır. Allah senin kalbine bir nûr vermiştir. Onu mâsiyetle (günahla) söndürme. Sen yarın buraya gelirsin, seni okutacak olan da gelir” diyerek onu öğrenciliğe kabul ettiğini bildirmiş oldu. Böylece ilim hayatının başka bir safhası daha başlamış oluyordu İmam Şâfiî için.

DERS BAŞLIYOR

O çağlarda hadis öğrenme ilminde gelenek şöyleydi; hadis tahsil eden kimse, hadis rivayet ettiği veya hadis okuduğu üstaddan, onun yazdığı bir hadis kitabı alır, onu yazar ve rivayet ederdi. Bunun için Şafiî, İmam Mâlik’in `el-Muvatta’’ adlı kitabını yanına alarak, ertesi gün onun huzurunda okudu. Onun güzel okuyuşu İmam Mâlik’in çok hoşuna gitmişti. Şafiî, kitabı fazla okumaktan çekindiğinde; İmam Mâlik, “devam et, ey delikanlı” diye onu teşvik etti. Böylece Şafiî, el-Muvatta’ kitabını İmam Mâlik’in huzurunda birkaç gün içerisinde okuyup bitirdi. Artık, Hicaz fakihlerinin başı olan İmam Mâlik’in yanında ve onun himayesindeydi.

(Okurlarıma mühim bir not: Konumuzun kaynakları epey yer tuttuğu için bu yazı dizisinin hitamında yer alacaktır. Selam ve dua ile.)