Mukaddes Ev Kudüs - 5 Sahretullahta Hz. Ömer Zamanındaki Gibi Kuran Okutulması

Abone Ol

Mukaddes Ev Kudüs - 5 Sahretullah’ta Hz. Ömer Zamanındaki Gibi Kur’an Okutulması

Selâhaddin Eyyûbi, Kudüs’ün fethiyle beraber Mescid-i Aksâ’da kılınan ilk cuma namazından sonra büyük bir tamirat başlatmıştı. Mescidlere yapılan Hristiyanlığa ait resimler sökülüp yok edilmiştir. Hristiyanlarca korumak maksadıyla üzerini mermerlerle örtülen Sahretullah’ın üzerindeki mermerleri söktürerek bu mübarek taşın meydana çıkarılmasını emretmiştir. Daha sonra Selâhaddin Eyyubi, buraya nefis tezyinatlı Kur’ân-ı Kerîmler ve cüzler gönderdi. Burada hafızları görevlendirerek, onları maaşa bağladı. Artık Sahretullah’ta bütün gün hafızlar tarafından okunan Kur’an sedaları yükselmekteydi. Böylece Selâhaddin, Mescid-i Aksâ’yı Hz. Ömer tarafından fethedildiği ilk günkü haline döndürmüştü. Bu ezan ve Kur’an sedaları sadece Haçlı işgaliyle kısa bir süre kesintiye uğrasa da tam 1200 yıl çınladı durdu Kudüs surlarında, Sahretullah’ta, Mescid-i Aksâ’da… Tam 1200 yıl Müslümanların hâkimiyetinde huzur ve barış içinde asırlar geçirdi mukaddes Kudüs. 1917 yılında İngilizlerin oyunuyla Yahudiler bölgede siyasi bir varlık oluşturmaya başladı ve bu günkü İsrail’in, kan ve gözyaşının temelleri atıldı. Hristiyanlar, Selâhaddin’in intikamını Yahudiler eliyle aldılar Müslümanlardan… 1920’de Meyselun Savaşı’nı takip eden günlerde Şam’a giren Fransız generali Garo, ilk iş olarak ayağının tozuyla Sultan Selâhaddin’in kabrine gitmiş ve mübareğin kabrini tekmeleyerek: “Ey Selâhaddin! Haçlı Seferi şimdi bitti! İşte biz döndük!” diyerek Batılılar adına sanki Hıttin’in öcünü almak ve yüzyıllardır kabaran öfkeyi boşaltmak istemiştir. (Cemal Toksoy-Fatma Toksoy, Selâhaddin Eyyûbî’nin Liderlik Sırları, İstanbul: Okumuş Adam Yayınları, 2008)

Müslümanların yine Selâhaddin dönemindeki gibi birleşmesini engellemek için ellerinden geleni yapan Batı’nın 1200 yıllık Müslümanların hâkimiyetinin öfkesini kusarak, intikamlarını ne yazık ki bir zamanlar kendilerine yardım elini uzattığımız Yahudilerin aracılığıyla almaktadırlar. Haçlı seferleri bitti dese de Batılı kumandan, aslında bitmemiştir. Hâlâ devam etmektedir. Ama tek koldan değil. Bir taraftan masum Filistinlileri, Müslümanları öldürüyorlar. Diğer taraftan Mescid-i Aksâ’nın altını oyarak, tarih ve kültür katliamı yapıyorlar. Bir diğer taraftan da İslâm ülkelerinde açtıkları özel okullar, fabrikalar, basın-yayın kuruluşları ve daha pek çok müessese ve yapılanmalarla ve yetiştirdikleri insanlar vasıtasıyla Müslümanları madden ve manen –ahlâken, fikren, bedenen, ilmen, dinen zayıflatarak, yozlaştırarak üstüne üstlük bir de aralarında nifak çıkarıp onları birbirlerine düşürerek çoklu cephelerde devam ettirmekteler Haçlı Seferlerini… Bu devam eden Haçlı seferlerinin parasal desteği de yine Müslümanlardan… Bilerek veya bilmeyerek aldığımız her İsrail patentli mal ve gıdalar onlara silah ve güç olarak geri dönmekte. Yani onları yine biz Müslümanlar palazlandırmaktayız… Gerek Filistin’e gerekse diğer Müslüman ülkelere atılan her kurşunu bizler sağlamaktayız onlardan alışveriş yaparak…

Burak Duvarı Nâm-I Diğer Ağlama Duvarı

Konu Kudüs olunca yaralarım depreşti ve kanamaya başladı satırlara kelime kelime… Neyse kanayan yaramıza biraz daha Kudüs basarak konumuza dönelim isterseniz. Harem-i Şerif’in diğer önemli yapısı Burak duvarı, nâm-ı diğer Ağlama Duvarı. Yahudilerin Beit ha-Mikdaş, bizim de Beytülmakdis dediğimiz mâbedlerinden günümüze kalan ve kutsal kabul edilen kısım. Yahudiler’in ha-Kotel ha Ma’aravi, Batı Duvarı dedikleri bu duvar, Batı literatüründe, Hristiyanlığın tesiriyle “Ağlama Duvarı” adını almıştır. Bizde de genelde böyle bilinmektedir basının ve Batı’nın tesiriyle… Daha önce anlattığım gibi Süleyman Peygamber’in Yahudilerin ibadet etmeleri için yaptığı mâbed değişik zamanlarda yıkılmış sonra tekrar yapılmış sonra tekrar yıkılmıştı. İşte o yıkılan mâbedden geriye yalnızca bu duvar kalmış. Bu duvar Kudüs’ün doğu tarafında, Harem-i Şerif’in de Batı tarafında Tyropean vadisinin kayalık tabanı üzerinde yer alır. 485 m. uzunluğundadır. Toprak seviyesinin üstünde 24 sıra, yer altında da 19 sıra dizilmiş taştan oluşur. Ancak taşlar bizim briket veya tuğla gibi değiller. Her bir sırayı oluşturan taşların bazılarının uzunluğu 12 metre, yüksekliği 1 metre. Ağırlığı ise 100 tondan fazla. Aslında taş demek yerine her bir sıra kocaman kocaman kayalardan oluşmaktadır demek daha doğru olacak sanırım. Bir de ilgi çekici bir bilgi vereyim size: Bugünkü haliyle bu duvarın en üstünde bulunan 11 sırası İslâmî dönemden kalmaymış. Geri kalan kısım ise Hz. Süleyman döneminden kalmamış, muhtemelen Hirodes döneminden kalmış olmalı deniliyor, çünkü o dönemin mimari özelliklerini taşımaktaymış.

ÖNÜNDE KİNLERİN BİLENDİĞİ VADEDİLEN TOPRAKLARA KAVUŞMAK İÇİN AĞLANARAK DUALARIN EDİLDİĞİ DUVAR

Yahudiler’in bu duvarın önünde ibadet etmeleri Milattan sonra I. Yüzyılda başlamış. Bu duvar önünde, yüzler duvara dönük; Kudüs’ün ve Süleyman Mâbedi’nin yakıp yıkılışını, Babil Sürgünü de dâhil olmak üzere esir olarak Romalılar tarafından başka ülkelere sürülüşlerini anmak, hâtıralarını taze tutup kinlerini bilemek, kaybettikleri mâbedlerine yeniden kavuşmak, vadedilen topraklara sahip olup, o topraklar üzerinde Yahudi Hâkimiyetini yeniden kurabilmek hayali ve niyetiyle dua ve gözyaşları içinde yas tutmaktadırlar. Duaları da kinleri ve hayalleri doğrultusundadır. Yüzlerce yıldır bu duvar önünde, yüzleri duvara dönük dua edip, dualarının Rableri tarafından kabul edilmesi için ağlamaktadırlar. (Hikmet Tanyu, Ağlama Duvarı, İstanbul: DİA, c.1,s.s. 474-475) Bilhassa Kudüs Mâbedi’nin yıkılış yıldönümü olan 9 Ab veya 9 Av dedikleri bizim takvimimize göre 9 Ağustos günü; Mısır’dan çıkış bayramı olarak kutladıkları Fısıh ve oruç tutup keffaret ettikleri büyük keffaret günleri olan Yom Kippur’da burası Musevilerle dolup taşmaktadır. Bu arada anti parantez olarak ekleyeyim; Ahd-i Atik’de nakledilen Beit ha-Mikdaş’ın yani Süleyman Mâbedi’nin eski ölçülerine göre yeniden yapılması, bugünkü Kubbetü’s-Sahrâ’nın yıkılmasına bağlıdır demektedir Hikmet Tanyu. (Hikmet Tanyu, Ağlama Duvarı, İstanbul: DİA, c.1,s.475) Tevrat tefsirlerine göre bu duvar yıkılmayacak ve Rab mâbedin batı duvarını asla terk etmeyecektir. (Midraş,Sayılar, 11/3)

2000 Yıllık İsrail Rüyası

Bu Ağlama Duvarı sebebiyle Müslümanlar ve Yahudiler sık sık çatışmışlar. 1929 yılında olan bir çatışma sonucu Milletler Cemiyeti tarafından bir heyet kurulmuş ve bu heyet Ağlama Duvarı’nın Müslümanların mülkiyetinde olduğuna, ancak Yahudilerin de orda dua edebileceklerine karar vermiştir. 1948’de Kudüs’ün doğu kesimi Ürdün tarafından ele geçirilmiş ve Yahudilerin Ağlama Duvarı’nın önüne gelmeleri yasaklanmıştır. 1956’da yine bir II. Arap-İsrail Savaşı yaşanmıştır. 1964’te Filistin Kurtuluş Örgütü’nün kurulması ve Suriye’de Nasır’ın görüşlerini benimseyen Baas Partisi’nin iktidara gelmesiyle İsrail-Suriye bunalımı yeniden başlamıştır. Yine İsrail, yaptığı planları gerçekleştirme yolunda hiçbir fırsatı kaçırmamıştır. İsrail, saldırıya geçen Arap ülkeleri arasındaki iletişim kopukluğu ve çıkar ayrılıklarını çok iyi değerlendirmiştir. Nasır’ın Sina’da konuşlandırılan BM Barış Gücü askerlerinin çekilmesini istemesi ve Mayıs 1967’de Akabe Körfezi’ni deniz ulaşımına kapatması İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan’ı harekete geçirdi. Daha sonra da 1967 yılının Mayıs ayında başlayan Suriye-İsrail gerginliği Gazze ve Sina’yı işgal etmek isteyen İsrail için iyi bir fırsat oldu. 5 Haziran 1967’de ilk defa Arap düzenli orduları ve İsrail birlikleri karşı karşıya geldiler. Mısır hava kuvvetlerini ani bir saldırıyla imha eden İsrail, Mısır’ın yanı sıra Suriye ve Ürdün’e de saldırdı. İsrail, saldırıya geçen Arap ülkeleri arasındaki iletişim kopukluğu ve çıkar ayrılıklarını çok iyi değerlendirerek, Filistin topraklarının geriye kalan %22’sini (Batı Şeria ve Gazze), Mısır topraklarının %6’sını (Sina Yarımadası), Suriye topraklarının %1’ini (Golan Tepeleri) işgal etti. Altı gün süren bu savaşla İsrail, kendi kontrolündeki toprağı, üç kattan daha fazla büyütmüş oldu. İsrail, 1967 Savaşı sonrası topraklarını iki kat büyütmüştür. BM, bu savaştan sonra 242 sayılı kararı alıp İsrail’in bu savaşta kazandığı toprakları işgal edilmiş kabul ederek bir an önce çekilmesini istemiş ancak İsrail 500.000 Filistinlinin mülteci durumuna düştüğü bu karar sonucunda işgal ettiği topraklardan çekilmemiştir. Üstelik Müslümanlara ait kutsal mekânlarla birlikte Kudüs’ün tamamı da İsrail’in eline geçti. “Altı Gün Savaşı” diye tarihe geçen bu savaşın daha üçüncü gününde yani 17 Haziran 1967 tarihinde İsrail; içinde Ağlama Duvarı’nın da bulunduğu Kudüs’ün doğu yakasını ele geçirmişti. Yahudi halkı asker-sivil hemen hepsi Ağlama Duvarı’nın önüne gelerek burayı ele geçirmenin sevincini büyük bir coşkuyla kutlamışlardır. 2000 yıllık Yahudi rüyasının, 2000 yıllık İsrail hülyasının gerçekleştiğini burada coşku ile bütün dünyaya ilan etmişlerdir. (Hikmet Tanyu, Ağlama Duvarı, İstanbul: DİA, c.1,s.475) Onlar böylesine sevinirlerken Filistin ve Filistinliler kan ağlıyordu.

Dönen büyük entrikalar neticesinde bu Altı Gün Savaşları sonucu tarihi vatanlarının yarısını İsrail işgaline bırakmak zorunda kalan Filistinliler, diğer yarısında da Ürdün ve Mısır rejimlerinin egemenliğine girdiler.

Bir tarafta Arap ülkeleri arasındaki iletişim kopukluğu ve çıkar ayrılıklarını çok iyi değerlendiren İsrail, diğer tarafta da hâlâ çıkarları doğrultusunda hareket eden, aralarındaki iletişimi zayıflatıp, bundan bir kâr edebileceğini düşünen, bölük pörçük edilmesine müsaade eden, dönen oyunları göremeyen görmemezlikten gelen, bir türlü Müslümanlar olarak Selâhaddin Eyyûbi dönemindeki gibi birleşemeyen İslâm âlemi… Elbette Yahudiler bayram edeceklerdir Ağlama Duvarının önünde. Dök Müslüman kardeşim dök kanlı gözyaşlarını… Teknoloji ve bilimde ilerlemedikçe, basın ve yayın sahasında söz sahibi olmadıkça ve de en önemlisi bütün İslâm âlemi olarak birleşip güçlenmedikçe daha çok dökülür bu gözyaşları Kudüs’ün semalarında…