Muhtasar Mide Lügati (III)

Abone Ol

SAĞLIKLI BESLENME: Karın doyurmanın ötesinde titizlik isteyen bir eylemdir. Bedeni koruma ile mideyi doyurma arasında kalan aç insanın dilemmasıdır. Hem doymak hem de sağlığı korumak sanıldığı gibi değildir, zira masraflıdır. İkisinden birini tercih etmek zorunda kalır insanların çoğu. Hatta bazen bunlara “doymak” da eşlik eder. Yemek yerken siz hangisini yapıyorsunuz? Karnınızı mı doyuruyorsunuz, besleniyor musunuz, yoksa sağlığınızı mı koruyorsunuz? Görüyorsunuz işte aç kalmaktan daha çetrefilli durum bu. Bazıları için sağlıklı beslenme üzerine kafa yormak vakit kaybetmekten başka bir şey değildir. Yani şimdi bana söyleyin hangi şair yazar, edebiyatçı sağlıklı besleniyor? Hangi felsefeci, din adamı ya da bilim adamının böyle bir disiplini var? Kafka mı, Sartre mı sağlıklı beslendi yoksa Yahya Kemal ya da Cahit Zarifoğlu mu?

BESLENME ÇANTASI: İlkokul çocuklarının beslenme saatinde ders mahiyetinde yanlarında getirdikleri nevaleleri içinde taşıdıkları çanta. Benim ilkokul zamanlarımda poşetler, naylon pazar çantaları da bu işlevi görüyordu. Şayet Türk çocukları yeterli derecede çantalarını dolduramamışlarsa dışarıdan süt tozu ve peynir takviyeleriyle bu dersi geçmeleri sağlanıyordu. Benim en iştahsız geçirdiğim ders bu dersti. Hiç sevmediğim matematik bile bundan daha keyifliydi. Hiç unutmuyorum, yine böyle bir beslenme saatinde bir arkadaşımızın beslenme çantasından o zamanlar taşınması sakıncalı yiyecekler arasında olan muz çıkmıştı. Daha doğrusu arkadaşımız muz üstü yakalanmıştı. Derhal velisi okula çağrıldı, tutanaklar tutulup iş büyümeden tatlıya bağlanmıştı. Evet tatlıya bağlandı. Muz üstü yakalanan öğrencinin velisi öğretmenimize bir paket tulumba tatlısı ile gelip özür dilemişti. Karnelerimizde “Beslenme Alışkanlığı” diye bir ders vardı ve bu ders matematik, sosyal bilgiler ve Türkçe gibi derslerin yanında çok mahcup dururdu. Çünkü kimsenin onu ciddiye aldığı falan yoktu. Sonra, bize “alışkanlık” kelimesinin hep kötü şeyler için kullanıldığı öğretilmişti. Beslenmenin ya da kitap okumanın alışkanlıkla birlikte ifade edilmesi hem midemizde hem de zihnimizde iyi durmuyordu.

SEFER TASI: Tasların hası: Sefer tası! Sefere çıkanların acıkma ihtimallerini göz önünde tutarak yanlarında bulundurdukları üst üste binmiş metal kaplardır. Acıkma o zamanlar sadece bir ihtimaldi. Bir süre sonra acıkma ihtimal olmaktan çıkıp mecburi ve icbari bir öğün savma haline gelirken sefere çıkanlar da çıkmaz oldu. Bu kez sefere çıkar gibi yaya biçimde fabrikasına, atölyesine ya da devlet dairesine gidenlerin yanlarında taşıdıkları levazımat arasına girdi. Söz gelimi bir devlet memuru için evden işe giderken şemsiye, tarak, ayakkabı çekeceği ne ise sefer tası da o idi. 70’li yıllar Sefer Tası Genelgesi’ne göre memurların üç kattan yüksek sefer tasları olamazdı. Üst kat pilav (bulgur), orta kat pırasa ve en alt kat hoşaf ya da komposto için tahsis edilmeliydi. Başka sektörlerde çalışanlar 4’lü sefer tası kullanmanın ayrıcalığını doyasıya yaşar ve bir katına tatlı ya da meyve yerleştirebilirlerdi. Evdeki yemeği dışarıya çıkarma zamanla dışarda yemek yeme veya dışardan yemek sipariş etme şekline dönüştü. Sefer tasları müzeye kaldırıldı.

EKMEK ARASI: Ekmek güzeldir ve her daim sıcaktır. Kültürümüzde hem aziz bilinir hem kutsal, üzerine yemin edilir. Yere düşerse kaldırılır, yüksekçe bir yere bırakılır. İstikbalin özetidir, hayatın temel gayesi: Ekmek parası. Ekmek parası bu denli hayatımızda yer eder de “Ekmek arası” etmez mi? Ekmeğin arası en az ekmek kadar azizdir. Çocukluğumdan biliyorum; domates, biber, maydanoz, zeytin, peynir, çökelek, salça, reçel… İçerisine yerleşmeye gönüllü ne varsa ekmeğin karnına yerleştirir sonra kendimizi sokağa atıp hem koşar hem ekmeğe yumulurduk. Büyüdükçe o lezzeti kaybettik. Ekmekle aramız açıldı. Ekmeğin arasıyla bizim aramıza birileri girdi. Şimdi çarşıya çıktığınızda ekmek arası tavuk döner satan yerlere bakıyorum da ekmekle arasında sanki mesafeler var. Bir kere ekmek, arasındakini bağrına basmıyor. Sanki ekmeğin arasında bir tavuk var da dönüp duruyor ve ona bu yüzden tavuk döner denmiş sanırsınız.

ATIŞTIRMAK: Bir yere yetişme kaygısından dolayı ayak üstü hızlı biçimde yemek yeme biçimidir. Nasıl yağmurun ve karın acelesi vardır ve geçerken uğramış gibi hızlıca atıştırıp kaybolur, modern insan da öyledir, yemek yemeyi ayakta durabilme unsuru olarak görür. Hap yutar gibi önündekini midesine indirir. Sindirim ve hazım gibi kavramların burada anlamı yoktur. Ağzından çıkan şey kulağı duymayan kişinin durumu ne ise ağzına giren şey midesi hissetmeyen kişi de odur. Bu tarz insanlar hayatı da aynı şekilde yaşarlar, atıştırır gibi. Aile saadetini atıştırırlar, din duygusunu, evlat sevgisini, aşkı ve sevdayı hep atıştırır gibi yaşarlar. Ne de olsa yetişmeleri gereken yerler vardır. Dünya bir atış/tırma alanındır. Günahı, yalanı, haramı, anlamayı, inanmayı bu atış alanında atıştırırlar.