Muhammed Emin Er ve Sefer Lillah - 3

Abone Ol

YURT DIŞINA SEFERLER

Türkiye’de eğitim, irşat ve tebliğ çalışmalarını sürerken yurtdışından teklif alır. Özellikle yaptığı istişareler sonucu yurt dışındaki insanların da ilme ve tebliğe ihtiyaç olduğunu ve buraları da dolaşması gerektiği sonucuna varır ve artık o Türkiye’ye sığmayan bir insan olmuştur. Müslüman çaresiz değildir. Eğer sizi dinleyen kimse yoksa siz de hicret edin ve sizi dinleyecek yere gidin düsturuyla hareket eder.

1986 yılında yurt dışı seferleri başlar. Önce Danimarka, ardından tüm Avrupa ülkeleri, derken Amerika, Asya ülkeleri ve Mısır’ı kapsayan yaklaşık 25 yıllık bir yolculuk, tebliğ ve irşat çalışması başlamıştır. Her gittiği ülkede bir heyecan dalgası oluşturur. Yurt dışında talebe yetiştirir, icazet verir… Kendisi sadece Allah rızasını gözettiğinden herhangi bir maddi beklenti içerisinde olmadığından ve ilmi birikiminin güçlü olmasından dolayı gittiği her yerde büyük bir teveccüh ile karşılanır. Kendisine “son Osmanlı âlimi” denilir.

Çin, Japonya, Rusya, Afganistan, Pakistan, Bangladeş, Hindistan, İran, Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan, Mısır Arabistan gibi Müslüman coğrafyasını da karış karış dolaşır. Müslümanların durumlarını gözler. Onların dertleriyle dertlenir onlara bir teselli olur… Her gittiği ülkede büyük bir teveccühle karşılanır. O ülkedeki insanlara ve ilim adamlarına umut olur, Müslümanlar arasında yakınlaşmaya vesile olur, ilim ve Müslümanlarla tanışma rihlesi geleneğinin ölmediğini gösterir.

Afganistan Cihadına Katılması

Sadece eğitim, irşat ve tebliğ yeterli gelmemektedir. Onun için cihat da önemliydi. Bu nedenle 1987 yılında 80 yaşına yaklaşmışken Afganistan cihadına fiili olarak katılır, yaklaşık bir yıl bölgede kalır. Cephede savaşır, cihat önderleri olan Hikmetyar, Seyyaf, Müceddidi ve Rabbaniyle görüşür… Onlarla birlikte olur…

BİR ANI BİR ÂLİMİ ZİYARET

Seyda’nın bu seyahatlerindeki bir anısını sizlere aktaralım: Olay Bangladeş’te gerçekleşmektedir.

Bir gün yanımıza bir okul müdürü ile emekli bir binbaşı geldiler. Soru-cevaplarla meşgul iken bir ara binbaşı, kendi hocasının âlim fazıl (faziletli) ama yatalak hasta olduğundan bahsetti. “Öyle ise ziyaret edelim” dedim.

Binbaşı, okul müdürü ve ben binbaşının arabasına binip ziyaretine gittik. Biz avlunun kapısında iken, müdür koşarak gidip “Türkiye’den bir âlim ziyaretine geliyor” diye kendisine haber verdi. Bir de baktım kendisi kapıya kadar gelip bizi karşıladı.

Osmanlılardan bahsetti. Burada yol bahanesiyle bir camiyi yıkmak istediler. Buradakiler durumu Osmanlı devletine haber verdiler. Sultan Abdülhamid, caminin yıkılmasını savaş sebebi sayacağını belirtince camiyi yıkmadılar. Onlar Osmanlıyı anlattılar ağladılar, biz de ağladık.

-Gözümüz tekrar ordadır. Türkiye Asya’nın kapısıdır, dedi.

Methu senalar etti. Gözlerimiz yaşardı. Bir huzur hissettik. O âlim de:

-İnanın sizleri gördükten sonra bende hiç hastalık kalmadı. Şimdi Allah’a şükür sapasağlamım, diyordu.

Konuşmalarından sezdim ki hastalığı daha çok Müslümanların haline üzülmektenmiş!.. Müslümanların kendi aralarındaki kavgaları, birbirini sevmemeleri karşısında üzülüyormuş. Türkiye’den bir âlimin geldiğini işitince; “demek ki daha Müslümanlar arasında sevgi, muhabbet var” diye sevinip tüm dertlerini unuttu.

İlim Adamı Olarak

Seyda ve Eserleri

Seyda Efendi, Şark medreselerinde, Sarf, Nahiv, Meani, Beyan, Bedi’, Mantık, Vazı’ gibi alet ilimlerinin tamamını okuduğu ve bunlardan icazet aldığı gibi, Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelam ve Tasavvuf gibi ilimlerden de icazet almış ve hayatı boyunca ders vermiştir. Aynı zamanda tasavvufta da dersler vermiş birçok insan yetiştirmiştir.

O, hayatını tedris ve davete adamıştır. Uzun süre köylerde imamlık yapmış, ders vermiş ve yüzlerce âlim düzeyinde talebe yetiştirmiştir. Talebeleri de ayrıca zamanlarını tedris ve irşada hasretmiş ve her biri yüzlerce talebe yetiştirerek İslam’ın yaşanmasına katkıda bulunmuşlardır.

Zengin bir kütüphanesi vardı ve dinlenme dışındaki bütün zamanını okuyarak ve eserler telif etmekle geçirirdi. Yazdığı eserlerin büyük çoğunluğunu Ankara’da geçirdiği dönemde yazdı ki bir kısmı Türkçe ve İngilizceye de tercüme edildi.

Farklı ilimi disiplinlerinde yazdığı değerli eserler, onun ilmi genişlik ve derinliğini ortaya koymaktadır. Şu eserleri sıralanabilir:

1. Teshilu’l-Meram (Fıkıh ölçüleriyle ilgili kaleme aldığı bir eser ki bu ilk eseridir.)

2. el-Huccetu’t-Damiğa (Üç talak konusunda yazdığı bir eser.)

3. Allah Katında Din

4. Sarf ve Nahiv Mecmuası

5. Cem’u’l-Cevami’ Muhtasarı

6. Mektubatı Rabbani Muhtasarı ve Tahrici

7. Mecuul Mutun/ Medreselerde okutulan kitapların yeni bir bakış açısıyla yeniden yazılması

8. Akaid/ Akaid konusunda çeşitli eserler

9. Tasavvuf konusunda çeşitli eserler

10. Ve son olarak vefatından hemen önce hastanede tamamladığı Hac Risalesi

Yayınlanmış eserleri

1. Allah Katında Din

2. Fetvalar

3. Fıkhı Batın

4. Din Güzel Ahlaktır

5. İslam’a Giriş

6. Namaz Risalesi

7. Akaid Risalesi

8. Ahlak Risalesi

9. Mecmu’ul Mutun

10. Mecmu’ul Dirase

11. Mektubat

12. Hüccetül Damiğe

Risalelerle birlikte toplam yüzden fazla eser…

Seyda Efendi, her ne kadar Fıkıh âlimi olarak daha çok şöhret bulmuşsa da, o aslında İslami ilimlerin bütün disiplinlerinde uzmandı. Fıkıhta meşhur olmasının nedeni, halkın Tefsir, Hadis, Kelam/Akaid gibi İslami ilimlerle ilgilenmemesi; daha çok fıkıh meseleleriyle alakadar olması ve bu alanda ona sorular yöneltmesidir.

Doğaldır ki Seyda Efendi, klasik âlimlerin izinden gidiyor, eski alimlerin görüşlerine bağlı kalarak fetva veriyordu. Ehl-i Sünnet itikadına ve dört mezheb fıkhına bağlıydı ve buna önem verirdi. 

Ancak bir davetçi ve ilim adamı olarak dünyayı dolaştığından, güncel meselelere de ilgi duyar, onları da günün şartlarına göre değerlendirirdi. Yanına giden yakınlarına her gün, ‘Bu gün dünyada ve Türkiye’de ne havadis var ’ diye sorar, bilgi alır ve değerlendirmelerde bulunurdu. Siyaseti de yakından takip eder ve tavsiyelerde bulunmaktan çekinmezdi. Ayrıca günlük bir gazeteye aboneydi ve her gün önemli konuları okutur dinlerdi.

İlmiyle amil, aynı zamanda mücahit ve zahit bir insan olan M. Emin Er, bir anlamda geleneksel âlim kimliğinin nasıl olduğunun yaşayan son örneğiydi. Onunla tanışanlar ve onun sohbetine katılanlar bunu yakından hissederdi. Âlimler peygamberlerin varisleridirler. Onlarda peygamberi bir yansıma vardır. Âlimlerimizin kadrini bilelim. İlim öğrenme icazeti veya modern tabirle diplomayı aldığında başlar ve tüm hayat boyu sürer.