Muhafazakârlığın Psikolojisi: Kaybetme Korkusu

Abone Ol

İnsanoğlunun dünya sahnesine çıktığı günden beri değişmeyen tek yasa, değişimin kendisidir. Ancak bu yasanın karşısında, en az onun kadar kadim ve köklü bir başka refleks daha yükselir: Mevcut olanı koruma, elindekini kaybetmeme arzusu. Kavramsal olarak Fransız ihtilaline karşı bir tepki olarak doğsa da, muhafazakârlık aslında insanlık tarihiyle başlayan zihinsel bir arka plana sahiptir. Çünkü muhafazakârlık, en basit ifadeyle değişimin hızına ve yönüne karşı takınılan tutumdur.

Bu tutumun ilk örneğini, yaratılışın o ilk kırılma anında görürüz. İlahi emir karşısında İblis’in Hz. Âdem’e secde etmeyi reddetmesi, tarihin ilk muhafazakâr eylemi olarak okunabilir. İblis, o ana kadar var olan hiyerarşik düzende imtiyazlı ve seçkin bir konuma sahipti. İnsanın yaratılışı kendi konumunun kaybedilmesi demekti. İblis, değişimin getirdiği bu yeni gerçekliğe uyum sağlamak yerine, kendi konumunu korumak adına büyük bir direnç gösterdi. Böylece muhafazakârlık, var olan bir değeri korumanın değil, gücü ve konumu kaybetme korkusunun bir tezahürüdür.

Tarihsel nehir bu yatakta akmaya devam ettikçe, hak ile batılın savaşı da hep bu değişim ve statüko ekseninde şekillendi. Toplumları tevhit ve adalet temelinde dönüştürmek, köhnemiş yapıları yıkıp yerine insan onuruna yakışır bir nizam kurmak isteyen peygamberler, karşılarında hep o dönemin muhafazakâr duvarlarını buldular. Aynı şekilde Peygamberimiz’in çağrısı da muhafazakâr bir direnişle karşılaşmıştı. O zamana kadar yaşananlar, tarih boyunca yaşanmaya devam etti ve bundan sonra da devam edecektir.

Bugün gerek Batı dünyasındaki modern muhafazakârlıkta gerekse kendi ülkemizdeki sosyo-politik dönüşümlerde aynı zihinsel şablonun izlerini sürmek mümkündür. Gücü elinde bulunduranların, o gücü kaybetmeme adına takındıkları tavır dün neyse bugün de odur. Türkiye’deki muhafazakârlık tartışmalarına baktığımızda, aktörler değişse de rollerin sabit kaldığını görürüz. Dünün devrimci karakterli resmi ideolojisi zamanla katı bir muhafazakârlığa evrilirken; sisteme muhalif ve değişim vaadiyle yola çıkan İslamcı gelenekten beslenen camia, gücü tekelinde topladıktan sonra benzer bir refleks sergilemiştir.

Ölçeği daha da daraltırsak parti yönetimlerinde de aynı tutumu görüyoruz. Değişime karşı direnç ve değişim için yola çıkanların bir süre sonra konumlarını koruma telaşı bu gerçeği bize gösteriyor. Daha somut olarak, yıllarca parti içerisindeki statükoya ve değişime direnen muktedirlere karşı değişimi dillendirenlerin bir süre sonra muhafazakârlığın öznesi olduğunu görebiliyoruz. Zira kazanımları kaybetme korkusu, seküler veya dindar fark etmeksizin, insan psikolojisinin en zayıf karnıdır.

Nihayetinde muhafazakârlık, insan psikolojisinin kaybetme korkusuyla beslenen evrensel tutumudur. İblis’in itirazından Mekke’nin oligarşik direnişine, modern devletlerin bürokratik hantallığından bir siyasi partinin delege kavgalarına kadar uzanan bu geniş yelpaze, aslında tek bir gerçeği anlatıyor: İnsan, konumu ne olursa olsun, sahip olduğu gücünü, konfor alanını ve kazanımlarını kaybetmekten korkuyor. Kimliklerin, ideolojilerin ya da kutsalların arkasına gizlenen bu evrensel direnç, özgürlük ve adalet merkezli değişimin de önündeki en büyük engeldir.