Muhafazakârlar nereye koşuyor?

Abone Ol

Türkiye’de çok partili parlamenter sisteme geçişle birlikte mütedeyyin toplum iktidar mücadelesine girişti. Bu mücadele 1980 cuntası sonrasında meyvesini de vermeye başladı. İslamcılık ideolojisi dalga dalga yayılmaya başladı. Kendine baskı oluşturan sisteme karşı meşruiyet kazanmak için girişilen bu İslam referanslı mücadele seyri içinde giderek demokratikleşme yönünde eğilim gösterdi ve gelişti. Zaman gösterdi ki İslam kaynaklı siyasal hareketlere, söylemlere destek veren tabanın da yaşamsal ve düşünsel olarak değişimi göstermiştir. İdare ve hayat pratiği açısından gelinen noktada muhafazakârların pragmatik yaklaşımları da tartışılmaya başlandı.

Bu manadan olmak üzere muhafazakârlık bize ne ifade ediyor, önce ona bakalım. Kökeni Batı’ya uzanan muhafazakârlık,  değişime duyulan bir tepkiyi ifade etmek için kullanılır. Bunun sözlüklerdeki karşılığı tutuculuktur. Ancak bu tutum, muhafazakâra, liberale, sosyaliste,   sosyal demokrata kadar pek çok insanda var olabilir. Muhafazakârlık, bir fikir ve bir ideoloji anlamı ifade eder. Bu anlamda muhafazakârlık için şu görüşler ileri sürülmektedir: insanın akıl, bilgi ve birikim bakımından sınırlılığına inanan, bir toplumun tarihsel olarak sahip olduğu aile, gelenek ve din gibi değer ve kurumlarını temel alan, radikal değişimleri ifade eden sağ ve sol siyasi projeleri reddederek ılımlı ve tedrici değişimi savunan ve siyaseti, bu değer ve kurumları sarsmayacak bir çerçeve içinde sınırlı bir etkinlik alanı olarak gören bir düşünce stili, bir fikir geleneği ve bir siyasi ideolojidir.

Muhafazakârlık, siyasal tavır olarak Fransız İhtilali ve modernleşme süreciyle ortaya çıkmıştır. Fikir babası da Edmund Burke olarak görülmekte, David Hume’ye dayandırılmaktadır. Burke’nin düşüncesi genel olarak Aydınlanma Rasyonalizmi ve Fransız İhtilali’ne karşıtlık temelinde şekillenen toplumsal yapı ve düzen anlayışı ve bunlardan hareketle oluşturulan siyasal ve toplum kuramı etrafında şekillenmiştir. David Hume’ye göre de din; insan hayatının en önemli taraflarından birisi olup, toplumsal bütünleşmeyi sağlar.

Muhafazakârlık; modernite,  rasyonalite ve sekülarite gibi değerlere yönelik bir tepkinin ve ani-köklü değişim durumlarında üretilen ve kullanılan sosyal ve siyasal şartlar vasıtasıyla insanın mükemmelleşeceği, toplumsal hayatın bir nihai iyi yönünde ilerlediği, ekonomik ve politik düzenlemelerle bireylerin özgürleştiği ve eşitlendiği, aklın yeryüzünde bir gün mutlaka muzaffer olacağı, hiyerarşi ve geleneğin reddedilmesi olarak görülmektedir.

Türkiye muhafazakârlığı ise Cumhuriyet’in kuruluşunda gerçekleşen devrimlerinin tüm aceleciliği, tepeden inmeciliği, dine yaklaşımı, tek tipleştirme tercihleri karşısında doğal bir direnme gösteren geniş halk kesimlerinin sisteme uyum sağlayan duruş, düşünüş ve tavrı; ideolojisidir. 

Muhafazakârların siyasal iktidar yürüyüşüyle birlikte görülen değişimde kapitalist bir ilişki realitesi vardır.

Bir de kapitalizme bakalım…

Kapitalizmde servet birikimi, hudutsuz kazanç ve sömürü hırsı, tarihin her devrinde mevcut olmuştur. Kapitalizmin bu hırsı dünyada sermaye ağırlık noktasını ticaretten sanayiye kaydırmış ve böylece de başlayan sanayi kapitalizmi devri sürmektedir. Ülkemizin sınırlarında cereyan eden kaotik durumlar ve savaşlar vahşi kapitalizmin dünya pastasından pay kapma planıdır. Ortaya konulan bu stratejik plan günübirlik olmaktan öte kalıcı olmayı hedeflemektedir. Yenidünya düzeniyle başlayan çok uluslu sömürünün küreselleşme süreciyle ivme kazandığı görülür. Her şeyin hızla çürüyüp soysuzlaştığı, her şeyin pazara düştüğü, küresel kapitalizmden kurtulmak büyük önem taşıyor. Ancak Türkiye’nin de bu sömürü düzeninden bağımsız hareket edemediği, kıskaca alındığı görülmektedir. Ancak yine de Türkiye bu sürece eklemlenirken kendine ait birtakım kültürel ve politik hususiyetler de katmaktadır.

Bazı Müslümanların daha demokrat bir düzeye geldiği bugün için bir takiyye olmaktan çıkmış görünüyor. Türkiye’de milliyetçi-muhafazakâr bir İslâm anlayışı hâkim. Bu, Türk Müslümanlığı teziyle bazen birleşiyor, bazense ondan çok daha dar bir zihniyeti temsil ediyor. Türkiye’de muhafazakârlık politik anlamda uluslararası sermaye tarafından da desteklenmesi nedeniyle muhafaza edilmesi neden gerekli olduğu anlaşılamayan dalgaya dönüşmektedir.

Fırat Mollaer’e göre; “Türk muhafazakârlığı, Kemalizm’e karşı seferber edilmiş reaksiyoner bir hareket değil, İngiliz muhafazakârlığında olduğu gibi rasyonalist toplum tasarımlarına karşı ılımlı toplumsal değişimi ve evrim fikrini öne süren, gelenekle bağların önemini modernleşme retoriği içinde seferber eden bir ideolojidir.” Muhafazakârlık başlangıçta Kemalizm’e karşı seferber edilmiş reaksiyoner bir hareket olduğu ancak daha sonra pasifsize edildiği denilse yeridir. Diğer yandan muhafazakârlık, sosyal değişime ve kapitalist modernleşmeye değil, devrimlere karşıdır.

Türkiye’deki muhafazakârlık için, dindarlık, gericilik, tutuculuk, mürtecilik, İslâmcılık, Doğululuk, azgelişmişlik gibi bir dizi olumsuz çağrışım haline gelmiştir gibi düşünceler olsa da durum bugün daha da farklıdır. 2002 yılından bu yana “Ilımlı İslam” gibi kavramlarla da anılmasına neden olan siyasal iktidar vasıtasıyla muhafazakârlar konforizme teslim olma noktasındadırlar. Türkiye’de son on, on iki yıldır gökdelenler, AVM’ler, toplu konutların kapitalist bir anlayışla gerçekleştiği görülmektedir. Diğer yandan zorunlu eğitim, sağlık, sanayileşme gibi alanlarındaki değişiklikler batıdan örnek alınan modernleşmelerdir. Bu anlamda sekülerizm, silahsızlanma, nükleer ve kimyasal silahlar, lüks tüketimleri, kışkırtıcı modaya uyum gibi eğilimler ülkenin kapitalistleşme kapsamında ortaya çıkan olumsuz modernleşmelerdir. Bu durumlar da gösteriyor ki kapitalizm giderek içselleştirilmektedir.  Marka ve tüketim tutkusuna karşı tepkilerin yumuşatılması, toplumsal duyarlılığın çeşitli nedenlerle yerini bireysel tutkulara dönüşmüştür. Bireysel düşüncenin gittikçe derinleşmesinde kentsel dönüşüm unsurunun bir katkısı olacağı da kuşkusuzdur. Kentsel dönüşüm de üzerinde durulması gereken pek önemli bir alandır. Kötü modernleşmenin yol açtığı bu sorun doğal, tarihi ve kültürel çevreyi dikkate almadan adeta bu alanda bir faciaya şahitlik edilmektedir. Birçok alanda bu ve benzeri durumlar halen devam etmektedir. Bütün bunların kapitalist bir kalkınma modeli üzerinde pek de fazla düşünülmeden, sorgulamadan taklit edildiği görülür. Bu kolaycı eğilime nazaran mütedeyyin toplum İslami düşüncelerle donanımlı yenileşme çabası ortaya konulmalıydı.

İnsanımızı bir nebze de olsa moda kıskacının daralttığı gibi görülebilir. Moda kabul edilse de edilmese de çağını yaşar ve yaşayacaktır. Ancak bizi esas sıkıştıran hayatımıza egemen olan kapitalizmdir.

Her yeni sistem kendi zaaflarını içinde barındırır. Gücün değil hakkın üstün tutulduğu katılımcı denetime açık bir siyaset maddi olanla manevi olanı uzlaştırıcı bir görev üstlenmesi aslolandır. Ülkemizdeki İslami siyasal tabanla uyum sağlanarak, İslam ülkeleri üzerinde de bir hegemonya oluşturulmaya çalışılmaktadır. Elde edilen güç/kazanımlar kapitalizmle birlikte hareket edilerek kullanılmakta dolayısıyla gelinen bu noktada Müslüman kitleler kimilerine göre Muhafazakârlığın bir itaat felsefesi ve kültürüdür görüşüyle de bütünleşmektedir. Siyasal iktidara destek veren muhafazakârlar adalet, istişare gibi temel vecibelere riayet etmelidir. İktidara her konuda destek vermek onun olumlu olumsuz her icraatını desteklemek anlamını taşır. Bir yandan kapitalistleşme yolunda birçok şey mubah görülürken diğer yandan sosyal devlet anlayışıyla siyasal bir kazanç sağlanarak fakir fukaraya yardım edilmektedir. Elbette yardıma muhtaç halka devletin müşfik eli uzatılmalıdır. Ancak hali gücü yerinde olanlara dikkat edilmelidir. Muhafazakârlar iktidara her şartta destek oldukları oranda kendilerini politik hayat içinde bulurlar ve politize olurlar. Muhafazakârlar siyasetin içinde olmasınlar demek istemiyoruz elbette. Kaygıları içselleştiren bir konuma düşmeleri başka hataları da beraberinde getirir, diyoruz. Müslümanların yararına olacak her türlü hareket ve şartlarda bulunmalılar, toplumsal tecrübelerden de yararlanmalıdırlar.

Gerek siyasal, gerekse de özel hayata ilişkin olarak muhafazakâr tutumlarında ortalara doğru bir toplaşma eğilimi ortaya çıktığı gözlemleniyor. Rahat ve özgür yaşamak elbette her Müslüman’ın hakkı ancak son yıllarda lükse, şatafata yöneliş arttı. İsraf baş göstermeye başladı. Bu konfor hayat nedeniyle dünyevileşme başladı. Muhafazakârlığın kendisi de sürekli bir değişim geçirmekte ve bu değişim sürecinden nasibini almaktadır. Yeni muhafazakârlık biçimlerinde, dünyevileşmenin yaygınlaşması, muhafazakârlığın dini değil, ideolojik olduğunu göstermektedir.

Türkiye örneğinde görülen bu durum muhafazakârlığın neyi muhafaza ettiği konusu daha çok tartışılmaya devam edecektir.