Ülkemizde son dönemde dindarlık ve dindarlaşma noktasında yüzeysel bir tartışmayı içten içte yaşıyoruz. Kimse eteğindekileri dökemese de dindarlaşmanın gelişimi, mahiyeti ve hacmi noktasında açıkça ifade edilemeyen gizliden yürütülen bir tartışma var. Tartışmanın tarafları, dini görünür kılmayı kazanım kabul edenler ile dinin özden uzak görünür kılınmasına bile tahammül edemeyen kesimlerdir. Medyada gizliden yürütülen bu tartışmayı, bakmayı bilen herkesin görebileceği malum.
Muhafazakârlığın dinle olan irtibatı, dini sosyal hayatın koridorlarında gezdirmekten ibarettir. Yoksa dindarlığın görüntü olarak yoğunlaşmasına rağmen, toplumdaki çürüme ve çözülmenin bu denli artmasını açıklayamayız. Ülke genelinde muhafazakârların iktidarında, yerel anlamda muhafazakâr belediyelerinde dini görüntünün her alanda kendini hissettirdiğini rahatlıkla görebiliyoruz. Fakat buna karşın dindarlarla ahlak arasındaki, dindarlarla adalet arasındaki, dindarlarla sosyal dayanışma arasındaki mesafe günden güne artmaktadır.
Dindarlaşmanın yanlış istikamette seyir izlemesi, seküler dünya görüşünü benimsemiş fertlerin dine olan bakışlarında anlamlı bir keskinleşmeye sebebiyet vermektedir. Çünkü insanın fıtratında var olan vicdani yanını kaybetmemiş olanların, dindar görüntüyü üzerinde taşıyan ve bu görüntüyü kullanan kişilerde aynı vicdani hassasiyeti görememesi o kişinin dinle olan makasını daha da açmaktadır.
Son dönem dindarlığın daha doğru bir ifade ile muhafazakârlığın temsil ettiği muhteva ile eylemleri arasındaki çelişki fazlasıyla belirgindir. Bunu Müslüman bir ferdin göremeyişi dindarlığın şekilsel olarak fazlasıyla sosyal hayatta yer edinmesinden dolayı gözlerinin kamaşmasına verebiliriz. Bir de bunun yanında, dini olan hiçbir şeye tahammül edemeyen toplumsal kesimin dışlayıcı, ürkütücü ve küçümseyici dindar yaklaşımı muhafazakâr camiayı iyice körleştirmektedir.
Bu durum ancak muhafazakârlığı samimi niyet ve beklentilerle özümsemiş fertler için geçerlidir. Asıl kötü olansa bu çelişkinin dünyalık beklentiler adına göz ardı edilmesidir. Maalesef okumuşlarımızdan cemaatlerimize kadar önemli bir kesim, kazanımların muhafazası ve beklentilerin karşılanması için bu vahim tabloyu görmezden gelmektedir.
Dindarlaşma tartışmalarının diğer tarafında ise dini temelde arızalı bulan seküler dünya görüşüne mensup kesim vardır. Jakoben anlayışla vasat halka yaşam tarzı dayatan besili azınlık, muhafazakâr camianın çelişkileri üzerinden dini olana, dindar olana karşı bir algı oluşturma peşindedir. Muhafazakâr kesimin parçalanmış din anlayışının bir benzeri bu kesim üzerinde gözükmektedir.
Bu kesimin dini içsel dünyalarında yücelttiğini iddia edip, zahiri alanda yaşanır olma özelliğini yadsıması da din üzerinde bir parçalanmışlık oluşturmaktadır. Aynı şekilde dinin ahlaki alana hitap eden adalet, merhamet ve şefkat gibi temel kavramlarını fazlasıyla dillendirip, bu kavramları yaşama ikame edecek ibadet, ukubat ve malumat alanlarını reddetmek, dinin özsel anlamda insanlara nüfuz etmesine mani olmaktadır. Bu kesimin daha önce güçle olan irtibatlarında adalet ve merhameti hiç gündemlerine almayışları bu durumu doğrulamaktadır.
Gerçek anlamda dindarlaşma dinin bütüncül olarak yaşanması ile mümkündür. Özsel olarak iman ve ahlakla yoğrulan din, ibadet, ukubat ve malumatla bu öze bir anlam yükler ve özün kıvamını korumayı sağlar.