İSTANBUL - Modern çağ insanının anlam arayışına popüler kültür her geçen gün yeni ‘‘mucize formüller‘‘ üretirken, ‘‘insanın kendisine ulaşmasının ilmi‘‘ olarak tanımlanan tasavvuf bu arayışa binlerce yıl öncesinden cevap veriyor ve ‘‘mana‘‘ ile ilgilenenlere sırlarını açmaya devam ediyor.
Hollywood yıldızlarının ilgisi ve ardı ardına çıkan romanlarla tasavvuf, Mevlana‘yı yetiştiren bu topraklarda yaşayanların gündemine yeniden girdi. Tasavvufla ilgilenmek isteyenlerin, popüler kültür modalarının aksine emek isteyen, uzun bir yolculuğu göze almaları gerekiyor.
Tasavvuf ilmini öğrenmeye nereden başlayacağını bilemeyenler için Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) ‘‘Tasavvuf Okulu‘‘ adlı projesini hayata geçirdi.
Arayışlarını doğru yollarla sürdürmek isteyenlere bir kılavuz sunmanın amaçlandığı Tasavvuf Okulu, yarın TYB‘nin Cağaloğlu‘ndaki İstanbul Şubesi Kızlarağası Medresesi‘nde kapılarını açacak.
Mail yoluyla gerçekleştirilen başvurular arasından yapılan değerlendirme sonucu tespit edilen katılımcılar, Tasavvuf Okulu‘nda 3 ay boyunca 13 dersten oluşan temel tasavvufu öğrenecek.
Tasavvuf Okulu seminerlerinde ‘‘Tasavvuf‘‘, ‘‘Tarikat‘‘, ‘‘Kalp‘‘, ‘‘Nefs‘‘, ‘‘Mürşid‘‘, ‘‘Mürid ya da Ruh‘‘, ‘‘Aşk‘‘, ‘‘Edeb‘‘, ‘‘Seyru Süluk‘‘, ‘‘İlham‘‘, ‘‘Keramet‘‘, ‘‘İrfan‘‘, ‘‘Vahdet-i Vücud‘‘ konuları ele alınacak.
Tasavvuf Okulu projesini AA muhabirine anlatan TYB Yönetim Kurulu üyesi yazar Mehmet Davut Göksu, 7-8 kişiyle yapılabilecek seminerlere ilginin beklediklerinden büyük olduğunu dile getirdi.
TYB‘de yeni yönetimin yaklaşık 2 ay önce oluşturulduğunu ve hazırladıkları projelerden birinin de Tasavvuf Okulu olduğunu belirten Göksu, bu projeyle amaçlarının tasavvufla gerçekten ilgilenen ama bu konuda nereden bilgi alacaklarını bilmeyen insanlara arayışlarını doğru şekilde sürdürmeleri için temel bilgileri vermek olduğunu anlattı.
Uzun dönemde bir ‘‘Tasavvuf Akademisi‘‘ kurmanın da hedefleri arasında yer aldığını ifade eden Göksu, ‘‘Tasavvuf Akademisi çerçevesinde, tasavvuf ilmini daha kapsamlı, literatürüyle öğretmeye yönelik bir hedefimiz var. O proje de hazır duruyor. İnsanların bu konudaki ilgisinin yanı sıra istikrarına bakacağız‘‘ diye konuştu.
-‘‘Tasavvuf, kişinin kendi hakikatine ve Allah‘a uzanan yoludur‘‘-
Mehmet Davut Göksu, tasavvufun bir ilim olduğunu vurgulayarak, herkesin duyduğu ama anlamını tam olarak bilmediği tasavvufun ne olduğuna yönelik şunları söyledi:
‘‘Her şeyden önce bir İslam dini var. Bu din ibadet, muamelat, ahkam gibi başlıkları kendi muhtevasında bulunduruyor. Bir de bu dinin özü var. Aslında bunların hepsinden kastedilen şey, kasıt ne? İşte tasavvuf burada devreye giriyor. Tasavvuftan kasıt iyi bir insan olmak. Biz herhangi bir insan için de (gördüğümüz kadarıyla) iyi bir insan diyebiliriz. Ancak asıl kastedilen, Allah katında iyi bir insan olmak. İşin ruhuna uygun olarak da şunu söyleyebiliriz, tasavvuf, kişinin kendi hakikatine ve Allah‘a uzanan yoludur ya da Yunus Emre‘nin dediği gibi ‘şeriat, tarikat yoldur varana, hakikat, marifet andan içeru...‘ Peygamber efendimiz Hz. Muhammed de, ‘Ya Rabbi, bana eşyanın hakikatini göster‘ diye dua ederdi.‘‘
Tasavvuf denince herkesin aklına çok üst düzeydeki insanların geldiğine dikkati çeken Göksu, ancak gerçeğin böyle olmadığını belirterek, ‘‘ Bu işe ilk adımını atan insan da bu işin içindedir, bu işte 20 yıldır yürüyen insan da‘‘ dedi.
-‘‘Tasavvufta amaç, insanın insan olması‘‘-
Göksu, tasavvufun insana kendisini anlaması için çok önemli bir ayna olduğunun altını çizerek şöyle devam etti:
‘‘Ancak bunun için mürşit gerekir, böyle bir eğitim olmadan olmaz. Mürşit rehberdir, ‘senden önce o yolu tamamlamış ve geri dönmüş kişi‘ anlamına gelir. ‘Ben gelmedim dava için/benim işim sevi için/ dostun evi gönüllerdir/gönüller yapmaya geldim‘ sözü bu hakikati anlatmaya yöneliktir. Her sufinin kendi öyküsü vardır, o yolda ne aracılığıyla Allah‘la münasebet kurduğu noktasında bir öyküdür bu...
Kimisi tefekkürle kazanır, kimisi tevazuyla yol alır, kimisi cömertlik, kimisi de ibadetle... ‘Canlılardan Allah‘a, nefes alan canlılar sayısınca yol vardır‘ sözü, sufilerin meşhur bir sözüdür. Herkes sonuçta kendi ulaştığı yol itibariyle tarif edecektir tasavvufu. Tasavvufta amaç, insanın kötü huylarından kurtulması, insan olması, birbirini sevmesi, bencillikten, kibirden, hırstan kurtulması, iyi huylarla var olmasıdır. Son tahlilde ise tasavvuf, Allah‘a doğru içten yapılan yolculuktan ibarettir.‘‘
-‘‘Tasavvufun gerçekleri günümüzde de geçerli‘‘-
Mehmet Davut Göksu, tasavvufun günümüz şartlarında insan hayatına uyarlanıp uyarlanamayacağına ilişkin de her yüzyılın kendine özgü değerleri ve özelliklerinin bulunduğunun doğru olduğunu belirterek, konuşmasını şöyle sürdürdü:
‘‘Bu yüzyıl hiçbirine benzemiyor, insanın hayatı bambaşka, çok farklı, doğru. Ancak her hayat içerisinde tasavvufun yaşanma tarzı da farklıdır. Gelecek yüzyıllarda da, olacaksa eğer, bu yüzyıl ‘geçmiş‘ diye anlatılacak. Sonuçta tasavvuf şekle mahkum bir ilim değildir. Şöyle bir tabirimiz var, ‘sen doğru yürürsen yol sana uyar.‘ Evet eskiden sufiler cübbe giyerler, sarık sararlarmış ama sarık sarmamak, cübbe giymemek bir Allah dostuna ne kaybettirir? Burada tasavvufun asli unsuru ve başlangıcı kalp alemi olduğundan şekil olmazsa olmaz şartlardan değil.‘‘
Göksu, bugün tasavvufa ilişkin müesseselerin olmadığını belirterek, ‘‘Bugün müesseseleri yok ama bu tasavvuf yok demek değil, kesinlikle var. Belki de dünyanın asıl ihtiyacı olan şey o. Bunu şurada da görüyorum, İslam toplumları tasavvuftan çok uzaklaştı ama bizden çok batı dünyasının bu tip arayışları olduğunu görüyoruz. Modernizmin, kapitalizmin zirvesine ulaşmış mabetlerde insanlar artık kendilerini aramaya başlıyor. ‘Bir ben vardım galiba, nerede o‘ diyorlar‘‘ ifadelerini kullandı.
-Batı dünyasının tasavvufa ilgisi-
Göksu, son zamanlarda dünyada Mevlana ile başlayan ve Türkiye‘yi de etkileyen tasavvufa olan ilgiye de değinerek, ‘‘Günümüz insanının her şeye karşı bir ‘maymun iştahlı‘ ilgisi var. Bu ilginin getirebileceği hiçbir olumlu sonuç yok‘‘ dedi.
Türk insanının batı özentisinden vazgeçmesi gerektiğini vurgulayan Göksu, şöyle devam etti:
‘‘Tasavvuf, klasik İslam medeniyetlerinin sahip olduğu bir değer. Bu anlamda, batıdan alacağımız, öğreneceğimiz bir şey yok. 1400 yıl boyunca yetişmiş ve çok büyük eserler vermiş sufiler var. Arapça, Farsça, Osmanlıca hatta Kürtçe yazılmış birçok tasavvuf eseri var, bakmamız gereken yerler bunlar. Bir arayışta istikrar yoksa, o arayış tarlaya tohum atıp da bakmayan bir çiftçinin ürün beklemesi gibi olur. O ürünleri bir yerden sonra ayrık otları, dikenler boğacaktır. O ürün alınamayacaktır. ‘‘
-‘‘Mevlana‘nın yeri bambaşka‘‘-
Göksu, Mevlana‘dan da bahsederek, insanoğlunun Mevlana‘ya her çağda giderek artan ilgisinin sırrını da şöyle açıkladı:
‘‘Tasavvufta yollar vardır. Mevlevi tarikatı bunlardan biridir. Bu tarikatlar içinde dünyaya çok büyük ölçüde yayılmış olan ve takipçileri çok olanları da var. Nakşibendi, Kadiri, Rıfai ve Şazeli en başta sayılanlar. Mevlevi tarikatı da bu ölçekte büyük tarikatlardan biri. Hazreti Mevlana tasavvufun çok büyük güneşlerinden biri. Hazreti Mevlana tasavvufta aşkı ve cezbeyi temsil eden bir veliyullah. Yani aşkın ve cezbenin kendisinden aleme göründüğü bir tecelligah. Yeri bambaşka. Bulunduğu toprağı şereflendirmiş, insanların ellerinde olmadan ona doğru aktığı bir ulu insan. Öğretisi üst perdeden, yani vahdet perdesinden bir öğreti olduğu için Anadolu‘dan tutun da bütün batıya kadar her tarafta sözleri yer bulacak bir veli.
Bu kendi sözü, diyor ki, ‘Senin sözün diyar-ı Rum‘da (Anadolu) söylenecek kıyamete kadar.‘ Kendisine söylüyor bunu ya da ruhu kendisine hitap ediyor diyelim. Onun sözleri bu topraklarda da karşılığını buluyor, batıda da... Sufilerin hepsinin kendine has bir tavrı vardır. Görevleri neyse o alanda bilinirler, onun görevi o olduğu için o alanda biliniyor.‘‘