Eski devirlerin herhangi bir olaya dair reklamı, tanıtımı yahut anlatısı, o devri yaşayanların dilinde şimdiki zamana oranla çok daha sanatsaldır. Geçmişi, tarihi, eski devirleri bugüne taşıyan şüphesiz o anlatılardır. Belki biraz masalsı, esatiri, çokça abartılı bir anlatım… Kitle iletişim araçlarının ve bugünkü imkanın olmadığı, ancak bugünkü imkanların çok fevkinde, kalıcı ve sanatsal bir hikaye ediş şekli… Aziz Nesin Zübük isimli romanında şöyle anlatır bu sanatı: “Seyahatname’sinde Evliya Çelebi’nin anlattığı bir abartma var ki buna kendisi inanamaz. Tabanı Yassı Mehmet Paşa’nın imamı Yahya Efendi anlatıyor: Erzurum’da kalmış Murtaza Paşa’ya imdada gidiyorduk. Bir mızrak boyu karı sökerek ilerliyorduk. Kardan Deveboynu geçidini aşamadık. Cephane ve hazine karda kaldı. Tabanı Yassı Mehmet Paşa’nın ağalarından Mehmet Ağa canından bezip kemerindeki ikibin altını, çadır yerini, hançeriyle kazarak gömdü. Gökyüzüne bakıp bir mavi bulut parçasına nişan koydu. Memet Ağa on ay sonra adamları ile buraya geldi. Nişan koyduğu bulutu bulup, onun altındaki yeri kazarak gömülü altınları aldı, Erzurum’a geldi. Bu abartmaya artık Evliya Çelebi bile dayanamamış da, ‘Gökyüzünde uçan bulut on ay sonra aynı yerde bulunur mu?’ demiş. Aldığı cevap: ‘O sene öyle bir kış oldu ki… Gökyüzündeki bulutlar bile donmuştu…”
Bugünse kimsenin kimseyi görmediği, duymadığı, dinlemediği ve anlamadığı bir iletişim çağını yaşıyoruz. Tanıtım dilinin kitle iletişim araçlarına yahut daha dar bir tabirle söylersek basına yansıyışı daha da korkunç. Rahatlıkla yalan söyleyebilen, aşağılayan, hakaretler yağdıran, iftira atan, suç isnat eden birkaç dakikalık, birkaç saniyelik görüntüler; muhatabının gerçeğe yönelik itikadını temelden sarsacak, hatta yerle yeksan edecek şekilde tezahür ediyor.
Toplu açılış törenlerinde bilmem kaç yüz adet tesisin açılışı yapılırken, bu tesislerden beşini bile sayamayacaktır hiç kimse. Bir curcunadır gider; halk toplanmıştır, konuşmalar yapılmıştır, kesilmiştir kurdele. Olaysız dağılırlar, söylemler ve yankıları kalır geride. Söylemler kişileri, kurumları, devletleri ayakta tutan unsurdur. Öylesine soyuttur yani, öylesine hikaye. Sürekli değiştirilerek, abartılarak anlatılır dilden dile. Olumlu anlamda, reklamsal alanda tanıtım adına efsaneleşir. Efsaneler vazgeçilmezimizdir. İçinde yaşanılan toplumun varoluşunu, ortaya çıkışının ilk emarelerini falan simgeler. Kurtlar vardır orada, kahramanlıklar, maceralar, mücadeleler…
Kişilerin ve halkın dilindeki abartılı anlatım belki yalan değildir. Menfaate dönük ve siyasi olsa bile. Ancak zaman geçtikçe efsaneleşir ve gerçekten adamakıllı uzaklaşır. Tarih gibi… Ne tarih gerçekleri yazar, ne gerçekler tarihi. Masum abartılar bile art niyetin elinde görkemli bir yalan oluverir. (Futbol takımlarından tiksinen insanlar olarak gerçekleri tarih yazar, tarihi de Galatasaray diyebilirdik belki, hatta demek üzereydik ki genel kurulda çoğunluğun reddetmesine rağmen yönetim o iki futbolcuyu sudan bir mazeretle ihraç ettiyse tarih de kulüp de yalan olmuştur.) Milyonları ardına takacak kıvamda yalan söyleyebilenler, toplumun o abartılı anlatımlara; pembeden soğan kıvamında kızarmaya dönmüş yalanlara, bol efektli reklamlara, makyaja ziyadesiyle itibar ettiğinin de farkındadır. Hal böyle olunca füze de yapmış olur bu memleket uzay aracı da. ‘Ya doğruysa’ şüphesi bile salim kafaları zübükçe bulandıracak etkiyi sağlar. Yalana alıştırılmış kulaklar, gerçekle karşılaştığında ezan duymuş şeytan gibi huylanacaktır. “Hiç şüphe yok ki doğruluk iyiliğe götürür. İyilik de cennete götürür. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğru sözlü) diye yazılır. Yalancılık kötüye götürür. Kötülük de cehenneme götürür. Kişi yalan söyleye söyleye Allah katında kezzâb (çok yalancı) diye yazılır.” şeklinde rivayet olunan hadiste vurgulandığı gibi yalanın muhatabı olan inanıcılar da yalan duya duya gerçek olandan korkar hale getirilmiştir. Denize düşenin yılana yüz vermeyip hevesle yalana sarılabildiği bu zıt kombinasyonda, gerçeğe dair uydurulmuş netameler insanları lüzumsuz bir temkine düçar eder.
Yaşar Kemal benzetişiyle bizden hızla uzaklaşan o atlar ve sırtlarında taşıdıkları iyi insanlardan sonra demirin tuncuna, insanın piçine, sözlerin hiçine kaldık şeklinde bir cümleyi tekzip etmeyiz. Gerçi kaldık da denemez, onu da beceremeyiz; yalanların ve boş sözlerin ardı arkası gelmeyen kuyruğunda hiçleşiriz.