Mısır?da vampir dehşeti

Abone Ol

Mısır da askeri yönetimin, ABD ile olan organik bağlılığı

ve onun uzantısı konumundaki Muhammed el Baradey gibi sivil figürlerin Batı ile

olan diplomatik semiyotik (ortak yaşam) ilişkileri göz önüne alındığında, bu

ülkede yapılan dehşet dolu katliamın ipuçları kendiliğinden ortaya çıkar.

Yıllarca Türkiye ye biçilmeye çalışılan Avrasya rolünün

bir benzeri, Afrika ve Asya daki İslami gelişmelere karşı Asya ve Afrika

arasında köprü konumunda olan Mısır a, Avrasya planı adı altında Hüsnü Mübarek

döneminde verilmiştir.

Sisi nin darbeyle yönetimi ele geçirmesi ve Müslüman

Kardeşler e karşı başlattığı acımasız katliamlar ile bundan böyle Mısır da

siyasi bir kilitlenmenin (dead-lock) ve belirsizliğin de önünü açmıştır.

Görüldüğü gibi, sözde değişim sürecinde olan bir dünyada,

aslında tarihin yeniden Mısır da tekerrürü söz konusudur. ABD ve Batı nın

Müslümanlara yönelik egosantrik (hodbin) yaklaşımları, diğer Ortadoğu

ülkelerinde olduğu gibi Mısır da dikkat gerektiren bir noktada odaklaşmaya

başlamıştır. Eğer Türkiye ve diğer ülkelerdeki siyasi iktidarlar, Mısır daki

vahim gelişmeleri özümlemek yerine, çağdaş Donkişotluk rolünü üstlenmeye devam

edecek olurlarsa, bizleri de bekleyen acı ve vahim olaylarla karşılaşmaya her

an ramak kalmamız söz konusu olabilir.

Mısır da askeri yönetimin de facto (fiili) hâkimiyetine

siyasi ve ekonomik destek vaat eden ülkeler, bu ülkede sistematik şekilde

sürdürülen siyasi arındırma adımlarının, Bosnalı Müslümanlara yönelik Sırp

mezalimini aratmayacak türden katliamlarla kritik bir platoya dönüştüğü bir

aşamada, teatral (gösteri türünden) yaklaşım ve açıklamalarla olayları

geçiştirmeye çalışmaları ibret ve hayretle izlenmektedir.

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ve Beyaz Saray Sözcüsü

Josh Earnest vasıtasıyla yaptığı olağanüstü hâl ilanı ve şiddetle ilgili havada

kalan açıklama ile bir kez daha kolonyalist yaklaşımını bırakmama konusunda

oldukça kararlı olduğunun ipuçlarını vermiştir.

Türkiye yi çok yakından ilgilendiren Mısır daki katliama

karşı, hükümetin takınacağı durum merak konusu iken, Dışişleri Bakanı Ahmet

Davutoğlu nun her zaman olduğu gibi; wait and see (bekle gör) yaklaşımı ile

ABD nin tek biçimli politikasına göre hareket etmeye çabalamasını üzülerek

görmekteyiz.

Mısır da askeri yönetimin Firavuni tarzı katliamlarını

örtbas edebilmek adına, aynı anda yedi kilisenin yakılması ve bunun faturasının

Müslüman Kardeşler e yüklenilmeye çalışılması ise olayın bir başka vahim

boyutunu oluşturmaktadır. Hatırlanacağı üzere, Somali de de 1989 da Katolik

Piskopos Salvatore Kolombo nun Mogadişu da öldürülmesi 1990 da patlak veren iç

savaşın habercisi niteliğindeydi.

ABD ve İsrail, stratejik yararcı (utilitarian) politikaları gereği Mısır da Sisi

yönetimiyle işbirliği içerisinde olmaları siyasi özdeşleşmenin bir gereği olsa

gerek. Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak atanan Muhammed el Baradey in ise ani

bir kararla istifa etmesi, aslında ileride yeniden dönüp bıraktığı yerden devam

edebilme özleminden kaynaklanmaktadır.

Sonuç olarak, aynı sebepler, aynı etkilere neden olurlar

noktasından hareketle, Muhammed el Baradey in istifa ile olaylardan uzaklaşmaya

çalışması ve bu konuda Mısır halkının gözünü boyamaya çalışması pek inandırıcı

gözükmemektedir.

Görünen o ki, Müslüman kanı üzerinden politika devşirmeye

çalışan Batı ve onlarla muvazaalı hareket eden yerli işbirlikçileri, Mısır da

oluk oluk akan kanın sorumluluğundan kendilerini arî tutamazlar. Mısır daki

katliamın kurgusu tüm yönleriyle tebeyyün etmişken, bete noire (nefret edilen

kişi) konumunda Sisi ve onun atadığı kukla yönetiminin hâlâ uluslararası

kuruluşlar tarafından mevhum suçlu ve mücrim ilan edilmemesi düşündürücüdür.