“Mış” Gibi Hayatlar

Abone Ol

Sidar on beş yaşında ailesi tarafından kendisinden on yaş büyük olan kuzeni ile evlendirildi. Kendisi bu evliliği hiç istemedi, “Gömün beni toprağa ama ağabeyim olarak gördüğüm biriyle evliliğe zorlamayın” dedi ama bu ifade ailenin öfkesini daha da artırdı ve ölümle tehdit edildi. Aile talep edilen parayı aldıktan sonra onun “mezara gömüldüğüm gün” dediği evliliği onayladılar.

Sidar evliliğin ilk haftasında evden kaçmak ve aile ile tüm bağlarını koparmak istedi fakat her seferinde yakalandı ve darp edildi. Yemeden içmeden kesildi, geceleri uyuyamaz hale geldi ve hapsedildiği karanlık hücreden çıkabilmek için çare aradı. Bu kapandan nasıl çıkabilecekti? Bütün kapılar kapanmıştı ve artık hayatını mezar olarak gördüğü bu mekânda sürdürmek zorundaydı. Hiçbir seçeneğinin olmadığını anlayınca her şeyden vazgeçti ve hisleri donmuş, hayalleri ölmüş biri olarak yaşamaya karar verdi.

Arkadaşları düğün merasimlerini, evlilikle ilgili hatıralarını her paylaştıklarında o maruz kaldığı travmayı yeniden yaşadı… Ve sıkıştığı hücrenin içinden çıkabilmek için çare aradı ama bu mümkün değildi… Bazen umutları yeniden uyandı ve böyle durumlarda hücresine bir tutam ışığın ağır ağır sızdığını hissetti. Kurtulabilirdi bu kapandan ve hayata yeniden başlayıp “merhaba” diyebilirdi fakat bu nasıl olacaktı! On beş yaşında ailenin baskısı ile evlendirilen Sidar yirmi beş yaşında üç çocuk sahibi oldu. Artık hayatı mezar olarak gördüğü bu dar mekânda geçecekti, bunu kabullenmiş ve hayatını çocuklarına adamıştı.

Özünüzde neyi taşıyorsanız, kalbinizde neyi biriktiriyorsanız muhatap olduğunuz insanlara onu bulaştırırsınız. Sidar her şey yolundaymış gibi davransa da arkadaşları ile bir araya geldiğinde umutsuzluğunu, karamsarlığını ve tutamadığı yaslarını bulaştırıyordu. Geçmişe çizgi çekip çocukları için mutluluk biriktirmek istiyordu ama muvaffak olamadı. Bedeni ve benliği o karanlık hücreden çıkamamışken bunu nasıl yapabilecekti?

Sidar zihninde uçuşan sorulara bir türlü cevap bulamayınca “mış” gibi yaşamaya karar verdi Sidar… Göğsünde taşıdığı taşı herkesten gizli tuttu ve işler yolundaymış gibi yaşamaya devam etti. Bunun dışında ne yapabilirdi ki! İstemediği bir evliliğe baskı ile zorlandığını ve o evin kendisi için bir mezara dönüştüğünü kime anlatabilirdi!

Dinimiz evlilikte her iki tarafın da rızasının alınmasını ister fakat insanlarımız böyle durumlarda din gibi algıladıkları hurafeleri ve mahallenin dayatmalarını merkeze alır ve “dövmüyor, sövmüyor, aç bırakmıyor daha ne istiyorsun” deyip geçiştirirler. Ülkemizin belli bölgelerinde baskı ile evlendirilen genç kızlar ya da erkekler aile ile çatışmamak için seslerini kısar ve “mış” gibi hayatlarını sürdürürler. Ailenin ve mahallenin baskısını başlarının üzerinde hisseden bu kişiler söz söylemeye haklarının olmadığına inanır ve hiçbir konuda karar verebilecek yetkinliğe sahip olmadıklarını düşünürler. Kanatları uçmaya elverişlidir fakat uçamazsın denmiştir ve buna inanır kanatlarını açmaya cesaret edemezler. Uçamayacaklarına inanmışlardır bir kere.

Yaşadığı evi ve evliliğini mezara benzeten Sidar, korku kültüründe büyüyen genç bir kadındı ve ne eş kimliğini ne de anne kimliğini tanımlayabilmiş ve kendini bir kabuğun içine sıkıştırmıştı. Peki, böyle bir kişinin sevgiyi tanıması ve paylaşması mümkün olabilir miydi? Olamazdı zira sevgi bir eylemdir ve korku ortamında üretilemez…