Mini Spectacle Çağı: Görünmek İçin Yaşamak

Abone Ol

Batı kapitalizminin ve onun kültürel mantığının insanlığa attığı en büyük kazık; insanı, insani ihtiyaçlar dairesinden koparıp tüketim panayırlarına sürgün etmesiydi. Batı, insanlığı önce birey birey bölerek yalnızlaştırdı; sonra bu trajik yalnızlığa çare olsun diye "sahte ihtiyaçlar" icat edip ışıltılı tezgahlarında pazarladı. Hakikat ile sahte arasındaki o kadim ve keskin ayrım, bu panayırlardaki pazarlık telaşında yitirildi.

Jean Baudrillard’ın meşhur simülasyon nazariyesi tam olarak bu "yitirilmişliğe" işaret eder. Artık bu pazar yerinde tüketilen nesneler; emek ve kullanım değerini yitirerek birer "gösterge değerine" dönüşmüştür. Eşyanın tabiatı, yalın ihtiyaçlara cevap vermenin ötesine geçmiş; prestijin, itibarın ve statünün toplumsal birer sembolü haline gelmiştir. Yaşam; anlam ve değerlerin bizzat üretildiği canlı bir deneyim olmaktan çıkıp, beğeni butonları için kurgulanan soğuk bir fotoğraf karesine, insanın nesneleşerek mahremiyetini anbean paylaştığı bir durum bildirimine indirgenmiştir. Guy Debord’un, insanların var olmak değil sadece "görünmek" istediği, "-mış gibi" yaşadığı "gösteri toplumu"; Bauman’ın, insanın anlam ve değerini ne kadar tükettiğiyle ölçen "tüketim toplumu" gibi eleştirel analizleri, Batı kapitalizminin insanlığa attığı kazığın ibretlik vesikalarından sadece birkaçıdır.

Reklamların yücelttiği, tahakkümün iktisadı, iktisadın da tahakkümü doğurduğu bu kullan-at sistemi; anlamın eriyip biçimin övüldüğü bu israf ve gösteriş kültürü, insana değer ve anlam arayışını unutturdu. İnsan artık sadece maddeyi tüketmekle kalmıyor, manayı da öğütüyor. Bu tüketim sınıf ayrımına dayanmaksızın gerçekleşiyor. Bir bireyin gelirinden kat ve kat fazla olan bir tüketim/gösteri nesnesini satın almak için lüzumsuz yere borçlandığında sadece iktisadi geleceğini ipotek etmiyor; sahip olmadığı bir kişiliği kiralayarak esas benliğini de rehin veriyor. Gösteri uğruna, borç ile satın alınan bir tüketim ürünü, kişinin kendi benliğini, gelecekteki emeğinin karşılığını, özgürlüğünü de ipoteğe koyuyor. Birey bu borç ve israf kültüründe neyin lüzum neyin lüks olduğu ayrıma varamayıp freni patlamış bir tır gibi reklam ve pazarlama stratejileri içerisinde savruluyor. Tükettikçe aslını unutan insan; ekmeğin paylaştıkça lezzetli olduğunu, dahası o ekmeği üretenin de bir insan olduğunu unutuyor. Kendini unutuyor. Hakikatini unutuyor. Mukaddesini unutuyor. Böylece insan ile insan arasına örülen duvarlar hızla yükselmeye devam ediyor.

Bu duvarlar; tüketim kültürünün günümüzdeki "kapital katedralleri" olan devasa alışveriş merkezlerinde, selamsız sabahsız girilen işletmelerin reyonlarında, emek değerinin elli katına satılan markaların mağazalarında ve insanların kendi benliklerini satın aldıklarını sandıkları vitrin camlarında tüm soğukluğuyla yükselmektedir. Çağın ihtiyaç ve icapları; yerini çağın trendlerine, harcama kültürüne ve tüketim alışkanlıklarına bıraktı. Nihayetinde, bu tüketim hırsıyla edinilmiş yapay kimlikler ve satın alınmış personalar, insanın kendi eliyle ördüğü duvarların arkasında sıkışıp kaldığı yeni sürgün yeridir. Başka bir deyişle bu sürgün yeri; mukaddesleri ölçüsünde var olmanın haysiyet ve kıymetini unutmuş, tükettiği ve tükettiğini gösterdiği ölçüde var olma sanısı ve sefilliği içinde devinen sanal benliklerin matriksidir. Bu hal, sanalın gerçeği, sahtenin ise hakikati kuşattığı bir çağın genel bir özetidir.

Peki, bu kuşatmanın tam ortasında bir soru olarak: İnsanın gerçekten anlamı nedir; onun kimliğini, ne’liğini belirleyen nedir? Bu sorular, anlam krizlerinin karakteridir ve dolayısıyla çağın beslediği çelişkiler yumağı büyüdükçe gün yüzüne çıkar. İnsan, doğru sorular sorduğu müddetçe anlamı arayan bir varlıktır. Ne var ki reklamlarla makyajlanan, sadece birer "tüketim nesnesi" olarak ambalajlanan bu sahte ihtiyaçlar evreninin tek bir umdesi vardır: Tüket! İnsanı kendinden ve mukaddeslerinin çağrısından uzaklaştıran bu korkunç tüketim histerisi; her şeyi amansızca ve durmaksızın yutmaya programlı kapitalist mantığın yapısal bir ürünüdür. Tam da bu yüzden çağımız insanı artık kendisinin ücrasındadır; kendisiyle arasındaki mesafe hiç olmadığı kadar açılmıştır.

Bu tüketim çılgınlığı, özellikle orta ve alt gelir gruplarında daha da trajik bir hal aldı. Eskiden temel insani ihtiyaçlar—güvenli bir barınak, aile geleceği—için biriktirilen kaynaklar, bugün statü sembollerine akıtılmaktadır. Ev ve araba sahibi olmak, enflasyonun, konut fiyatlarının ve ekonomik belirsizliğin pençesinde giderek erişilmez bir hayal haline gelirken, bazı üç harfli marketlerin aktüel reyonlarında birdenbire beliren “pahalı” saatler, parfümler kapış kapış alınmaktadır. Orta gelir sınıfındaki birey, artık “sahip olmanın” imkânsızlığını hissettiği hayati ihtiyaçlarını terk ederek, satın alabileceği tek şeyle—görünür bir lüksle— yaşamaya çalışmaktadır. Bu, geçici bir teselli, sahte bir “iyi hissetme” anıdır; ama aynı zamanda sistemin en kurnaz tuzağıdır.

Thorstein Veblen’in Boş Zaman Sınıfının Teorisi eserinde ustalıkla çözümlediği “gösterişçi tüketim” (conspicuous consumption) olgusu, tam da bu noktada kendini gösterir. Veblen’e göre, modern toplumlarda bireyler servetlerini üretken amaçlar için değil, başkalarına karşı üstünlük ve itibar sağlamak için harcarlar. Bugün ise bu davranış, üst sınıflarla sınırlı olmaktan çıkmış; maddi imkânları kısıtlı olanlar da borçlanarak veya birikimlerini eriterek bu oyuna dahil olmaya çalışmaktadır. Bu, Debord’un gösteri toplumunda öngördüğü gibi, varoluşun görünüşe indirgenmesinin demokratikleşmiş halidir: Herkes kendi mini-spectacle’ını yaratmak zorundadır.

Zygmunt Bauman’ın tüketim toplumunu, mutluluğunu sürekli yeni bir şey satın alma edimine bağlar. Gerçek bir mutluluk ancak biriktirerek, paylaşarak ve anlam üreterek kazanılır. Günümüzdeki tüketim alışkanlıkları, insanın mukaddesle bağını koparan büyük sürgünün mikro tezahürleridir. Cemil Meriç’in tabiriyle insan mukaddesi olandır. Ölçüsü mukaddes olanın anlam ve itibarı ise vitrinlerden satın alınamaz; o ancak insana yakışır bir haysiyetle davranmak ve yaşamakla mümkündür. Gerçek kurtuluş, ihtiyaçlarla araçlar arasındaki kadim ayrımı yeniden kurmaktan, görünmekten vazgeçip olmaya dönmekten ve paylaşmanın, üretmenin, anlam aramanın kadim zevkini hatırlamaktan geçer. Aksi takdirde, kapitalizmin panayırında herkes kendi küçük gösterisinin figüranı olarak kalmaya mahkûmdur.