10 günlük sıla-i rahim ziyaretimden döndüm.
Türkiye’de akrabaları, dostları ziyaret edip hasret giderdikten sonra Almanya’daki evime geldim.
Posta kutum dolmuştu.
Gazeteleri masanın üzerine bıraktım.
Her zamanki gibi sabah kahvemi alıp Alman basınına göz gezdirmeye başladım.
Bir haber dikkatimi çekti:
Almanya, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyeliği seçiminde ağır bir yenilgi almıştı.
Üstelik öyle kıl payı değil…
Portekiz ve Avusturya açık farkla kazanmış, Almanya ise beklenmedik şekilde geride kalmıştı.
Haberi okurken ister istemez düşündüm.
Çünkü Almanya sıradan bir ülke değil.
Dünyanın en büyük ekonomilerinden biri.
Avrupa Birliği’nin lokomotifi.
Uluslararası kuruluşlara milyarlarca euro aktaran bir devlet.
Haberde verilen rakamlara göre Almanya’nın Birleşmiş Milletler sistemine yıllık katkısı yaklaşık 4,4 milyar euroyu buluyor.
Dünya Gıda Programı’na milyarlar, mülteci kuruluşlarına yüz milyonlarca euro, barış misyonlarına dev bütçeler…
Fakat seçim sonucu gösterdi ki mesele sadece para vermek değil.
Almanya, Birleşmiş Milletler bütçesine en fazla katkı yapan ülkelerden biri olmasına rağmen, son oylama dünya nezdindeki etkisinin ve güvenilirliğinin sandığı kadar güçlü olmadığını gösterdi.
Belki de bunun nedenlerinden biri, son yıllarda izlenen dış politikadır.
Çünkü Almanya bir yandan insan hakları, demokrasi ve uluslararası hukuk vurgusu yaparken; diğer yandan bazı savaşlarda açık taraf olmakla, bazı insan hakları ihlallerine karşı ise sessiz kalmakla eleştirildi.
Bir yerde uluslararası hukuk ihlali denilen olaylara sert tepki gösterilirken, başka bir yerde benzer görüntüler karşısında aynı hassasiyet gösterilmedi.
Bir yerde insan hakları söylemi yükseltilirken, başka bir yerde sivillerin yaşadığı trajediler karşısında diplomatik dengeler daha belirleyici oldu.
Bu durum da dünyanın birçok ülkesinde şu sorunun sorulmasına neden oldu:
Acaba savunulan değerler gerçekten evrensel ilkeler mi, yoksa çıkarlara göre değişen siyasi tercihler mi?
Güvenlik Konseyi seçiminde ortaya çıkan sonuç, Almanya’nın yalnızca diplomatik bir seçim kaybettiğini değil; son yıllarda insan hakları, savaşlar ve uluslararası hukuk konusunda verdiği mesajların dünya tarafından nasıl algılandığını da gösteren önemli bir işaret olabilir.
Daha da ilginci, Alman siyasetçiler şimdi kendi aralarında suçlu arıyor.
Kimisi Şansölye Merz’i eleştiriyor.
Kimisi dış politikayı suçluyor.
Kimisi ise “Bu kadar para veriyoruz, karşılığını neden alamıyoruz?” diye soruyor.
Oysa belki de asıl soru şudur:
Bir ülke dünyaya sürekli demokrasi, hukuk ve insan hakları dersi vermeye çalışırken, kendi uygulamalarının aynı ölçüde ikna edici olup olmadığını da sorgulamalı değil midir?
Son yıllarda Almanya’nın uluslararası meselelerde sık sık ahlaki üstünlük pozisyonundan konuştuğunu görüyoruz.
Ancak dünya değişiyor.
Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki birçok ülke artık Batı’nın ne söylediğinden çok ne yaptığına bakıyor.
Söylem ile uygulama arasındaki mesafeyi de dikkatle takip ediyor.
Belki de bu nedenle Almanya’nın yıllardır sahip olduğunu düşündüğü diplomatik ağırlık, bu seçimde beklenen karşılığı bulamadı.
Son yıllarda yaşanan gelişmeler, ekonomik güç ile siyasi etki arasındaki farkı daha net ortaya koyuyor.
Bir ülkenin büyük bütçelere sahip olması, uluslararası kuruluşlara milyarlar aktarması veya ekonomik olarak güçlü olması, dünya kamuoyunda otomatik olarak güven ve destek göreceği anlamına gelmiyor.
Bugün Almanya’nın yaşadığı hayal kırıklığı biraz da bunun sonucudur.
Milyarlarca euro harcamak, dünyanın sizi otomatik olarak destekleyeceği anlamına gelmiyor.
Çünkü uluslararası ilişkilerde bazen para konuşur.
Ama her zaman son sözü güven, tutarlılık ve itibar söyler.
Birleşmiş Milletler’deki bu sonuç, bana göre Almanya’nın yalnızca bir seçim kaybettiğini değil, aynı zamanda son yıllardaki dış politikasının dünya nezdindeki karşılığını da görmesi gerektiğini gösteriyor.
Belki de Berlin’in artık dünyaya ders vermekten önce, dünyanın kendisine vermek istediği mesajı dinlemesi gerekiyordur.