Bismillâhirrahmânirrahîm;
MİLLÎ Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, 24 Kasım Öğretmenler Günü vesilesi ile, “eşsiz eser” şeklinde tanıttığı Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı kitabı bütün öğretmenlere “hediye” olarak dağıttı. Ephesus Yayınları arasında çıkan kitap Ziya Selçuk’un Önsöz’ü ile özel baskı yaptı. Kitabın yazarı Grigori S. Petrov, Hıristiyan öğretisi ile görevli bir “papaz”dı. Kitapta baştan sona Hıristiyanlık propagandası yapılıyor; İncil, “hayatın temeli” olarak sunuluyordu.
Millî Gazete, 18.12.2020 tarihli sayısında olaya, MEB Eliyle Hıristiyanlık Propagandası manşetiyle tepki gösterdi. Elimizin altında azmimizi bileyecek, kimliğimizi besleyecek hazine misali bekleyen bunca eser varken; “eğitimin temel taşı” olarak görülen öğretmenlerimize niçin kendi dünyamızdan bir “hediye” verilmemişti? Bu ortak tercih, başında “millî” kelimesi olan bir kuruma daha çok yakışırdı.
Hıristiyan yazar, kendi inancını sayfalar arasına öylesine bir ustalıkla yerleştirmişti ki! Fanatik bir misyoner üslûbu ile. Bundan bizim almamız gereken dersler olmalı idi. Onlar tahrif edilmiş dinlerine böylesine sahip çıkarken; bizler orijinal, Allah’tan geldiği gibi korunmuş bir hak dine niçin bütün gücümüzle sahip çıkmıyorduk?
Türkiye, iki asırdır devam eden Batılılaşma kompleksini ne zaman bırakacak da, kendisi olacaktı? Başkalarının inanç ve kimliğini alarak Müslüman bir ülke nereye götürülmek isteniyordu? Tarihini şeref sayfaları ile doldurmuş, dünyaya insanlık ve medeniyet öğretmiş bir milletin evlâtlarına böyle bir aymazlık yakışır mıydı?
NE YAPILMAK İSTENİYOR?
ZİYA Selçuk’un sunuşta söylediği “eşsiz bir eser” sözü ve şu ifadeleri kitabı okuduğunu gösteriyor: “Yazarın bütün içtenliğiyle savunduğu eserin ana fikri, gerçek hayattaki ideallere rehberlik eden İncil’e yeniden dönülmesi ihtiyacıdır.” (Sh. 19) Şimdiye kadar hiçbir Millî Eğitim Bakanı’ndan, “Kur’an’a yeniden dönülmesi ihtiyacı”nı anlatan bir söz duymamıştık. İnsanımızdan esirgediğimiz bu sözü, başkaları için ne kadar da cömertçe kullanıyorduk! Yabancıları idealize etmenin sebebi neydi?
57 yıldır, AB’ye girmeye “aday ülke” sıfatıyla kapıda bekletiliyoruz ya! Avrupa durmadan kendini naza çekiyor; bize ev ödevleri veriyor. Biz onları yerine getirdikçe yeni bahaneler üretiyor. Sözünde durmuyor. Hatta “yaptırım” uygulamaya çalışıyor. Bu tür komplikasyonlar sürerken, Milliyet’ten Yavuz Donat, başbakanlığı döneminde Mesut Yılmaz’la bir röportaj yapmış; “AB bizden ne istiyor?” sorusuna, “Hıristiyan olmamızı istiyor” cevabını almıştı.
AB, Avrupa Konseyi üzerinden yeni bir hamle yaptı. Avrupa Konseyi dayatmasını İstanbul Sözleşmesi diyerek, bu metni Türkiye’nin ilk imzalayan ülke olmasını sağladı. Avrupa ülkeleri bile “çekince” koyarken, bu aceleciliğin sebebi neydi? Çünkü bu metin “ailesiz bir toplum” oluşturmak istiyor; “cinsiyetsizleştirme” diyerek, “kadın”; “erkek” kelimelerini bile kullanmaktan kaçınıyordu.
Ziya Selçuk, İstanbul Sözleşmesi’ni “eğitimde uygulayacağını” açıklamıştı. Sayın bakan, önceliği “öğretmen”lere vererek, bu kitap aracılığı ile ilk uygulamayı başlatmış mı oluyordu? Eğer öyleyse, bu başlangıç hiç de hayra alâmet değildi.
ÖZÜMÜZE DÖNELİM!
BİZ, Hıristiyanlığı tanımaya çalışırız; ama ona kesinlikle özenmez; idealize etmeyiz. Çünkü bizim güneş gibi aydınlık, prensipleri insanın yapısı ile uyumlu bir dinimiz var. Aydınlığı bulan, karanlığı aramaz. Özüne, değerlerine yabancılaşmak ne büyük aldanış! Değerlerine yabancılaşmış bir toplum pusulasız gemiye benzer. Toplumun felâketi buradan başlar. Hani, Aliyaİzzetbegoviç diyor ya: “Toplumlar yenilince değil, yabancılara benzeyince yıkılır.”
Türkiye’de inancımızı hafife alan romanlar yazıldı; filmler yapıldı. Bunlar suni yöntemlerle yaşatılmaya, idealize edilmeye çalışıldı. Fakat halk bunları benimsemedi; yapanları da dışladı. Halkın gönlünde, tarihimizde yer edinemediler. Bu kitabın referans alınması için yapılan girişimleri de aynı akıbet bekliyor. Kitabın içindeki bilgiler, temel konularda Kur’an’la çelişiyor. Kur’an’ı etkisizleştirmek istedikleri belli. Habil, Kabil kıssası; “İncil’e uygun yaşantı” dayatması gibi…
Ama nafile! Bunlar tutmaz. Güneş balçıkla sıvanmaz. Güneşe gözlerini kapayanlar, kendi karanlıklarını oluştururlar. Ağızlarıyla üfleyerek güneşi söndürmeye çalışanlar; “Allah’ın nurunu tamamlayacağını” unutmasınlar.
Millî Gazete sorumlu yayıncılık anlayışı ile yanlışlığı manşetten duyurdu; gerekçelerini de açıkladı. Ertesi gün, Millî Eğitim’in Öğretmenlere Dağıttığı Kitap Ne Anlatıyor? başlığı ile Şakir Yorulmaz’ın belgeleri konuşturan geniş bir analizi yayınlandı. İslâmî basın görüntüsü veren kurumlardan da bu duyarlılığı beklerdik.
Maksadımız bağcıyı dövmek değil; üzüm yemek! Konu kamplaşma aracı yapılmamalı. Hata yapanlar, yanlışlığını görmeli; Türkiye’de Hıristiyanlığın idealize edilemeyeceğini kabullenmelidirler.