Millî Eğitim Bakanına Açık Mektup!

Abone Ol

Sayın bakanım! Dershane konusu, siyaseten “anlaştık, uzlaştık” diyerek kapatılacak bir konu değildir. Konunun, özellikle “eğitim ve öğretim” açısından görülmesi şarttır. Dershanelerin eğitim öğretime katkısı var mıdır, yok mudur Eğitim ve öğretime ne katmıştır veya neleri alıp götürmüştür

Bu yazı, dershaneler konusunda yazdığım beşinci yazıdır. Burada dershane ve okullardaki “eğitim ve öğretim” konusuna dikkat çekmek istiyorum. “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar” deniyor ya, dershanecilikteki mantık da bundan farklı değildir. Bir, iki, üç hatta dört yıl boyunca dershanelerde öğrenciye verilen bilgi, sadece ve sadece “sınav”daki başarıyı yakalaması içindir. Dershanede öğrendikleri bilgilerin sınavdan sonra ona hiçbir katkısı da faydası da yoktur. Hatta öğrenci sınav sonrasında zihnini “reset”lemektedir. Böylece üniversiteye “sıfır”dan başlamaktadır.

Dershane sadece öğrencinin değil, ilmin de irfanın da canına okumaktadır. “Bir anlık bir sınav” için öğrencinin beyni tahrip ediliyor. Gelecekte hiç işine yaramayacak bilgilerle beyni yoruluyor. Ezber, ezber, ezber… Öğrenmeden ezberlenenler zihinde yer etmediği için öğrenciye bir türlü yâr olmuyor. Dershane öğrencinin “an”ını kurtarıyor, fakat geleceğini mahvediyor.

“Eğitim” herkesin söz söylediği fakat kimsenin sadede gelemediği bir konudur. Aslında “eğitim” ile “öğretim” birlikte yürümesi gereken bir aktivitedir. Bunları birbirinden ayırırsanız bunun adı ne eğitim olur ne de öğretim! Ne yazık ki geçmişte, ideolojik birtakım zihinsel saplantılar yüzünden “eğitim” katledildi.

“Eğitmeyin sadece öğretin” diyordu eğitimin başına geçen komutanlar! Çünkü onlar “eğitim”den korkuyorlardı. Gerçek bir eğitim, “adam gibi adam” yetiştirir. “Adam gibi adam” ise onların işine yaramaz. Çünkü adam gibi adam “bildiği ve inandığı” gibi hareket eder, gelenin keyfine göre hareket etmez. Oysa onlar, “öğrensin ve unutsun” istiyorlar. Beyinler boş olsun, gönüller hoş olsun istiyorlar.

Zihni ve gönlü “boş” insanı yönlendirmek çok kolaydır. “Topu at!”, “Topu tut!” dersin, “Niçin atacağım ” veya “Niçin tutacağım ” demez. Fakat “eğitimli insan”, sizin söylediğinizi önce zihninde sorgular. İşine gelirse topu atar, işine gelmezse atmaz; topu tutması gerekiyorsa tutar, tutması gerekmiyorsa da tutmaz.

Ne yazık ki “bir an önce köşeyi dönmek” zihniyeti sebebiyle dershanelerde verilen “ezberci öğretim” büyük itibar gördü; bu hâl anne babanın, öğretmenin, dershanecilerin hâsılı ilgili herkesin işine yaradı. Fakat “millet”in işine yaramadı. Çünkü kalitesiz insanlar piyasayı işgal etmeye başladı.

Öğrenciler “zorunlu on iki yıllık eğitim”den, zihinlerinde hiçbir şey kalmayarak üniversiteye başladılar. En temel bilgilerden mahrum ve zihni boş öğrenciler, üniversitenin de seviyesini düşürdü. Bu yüzden de üniversite eğitimi, klasik bir lise eğitimi seviyesinde hatta aşağısında kaldı.

Herhangi bir üniversiteyi değil de, gerçekten “üniversite”yi kazanan öğrencilere bakınız, onların eğitim temeli sağlamdır, onlar büyük bir özveri ile elde ettikleri bilgileri daha ileri götürmek için çalışırlar. Girdikleri üniversitenin de seviyesini yükseltirler. Terörün ve tembelliğin olduğu yerde onları göremezsiniz. Mezun olduklarında da “onlar” tercih edilirler imalâtçı kurumlar tarafından!

Dershaneler de bunların peşinde koşarlar! Tembel veya başarısız bir öğretmen adayını niçin tercih etsinler ki Ülkesini seven her insan, milletin vergileriyle kurulan ve binlerce öğretmen tayin edilerek, gerçekten eğitim ve öğretim yapılması gereken “okullar”a işlevsellik kazandırılmasını ister. “Zorunlu on iki yıl” gibi altın değerindeki bir zaman dilimi niçin heba edilsin ki Diploma alacağım / vereceğim diyerek on iki yıl öğrenciyi oyalamaya kimsenin hakkı yoktur.

Okulların işlevsellik kazanmasının en büyük yararı, “bütün milleti ve milletin geleceği”ni ilgilendiriyor olmasıdır. Okullardaki eğitim ve öğretimin işlevsellik kazanması, öğrencilerin “devlet”ine güven duymasını sağlayacaktır. Bunun ne anlama geldiğini söylemeye hacet var mıdır

Okulların işlevsellik kazanması için “öğretmen faktörü”nün öneminin iyi görülmesi ve bunun için önlemlerin alınması şarttır. Ne yazık ki “ekonomik ve siyasî ağırlığı olan velileri” memnun etmek isteyen idareciler, öğretmene “görev” yaptırmıyorlar. Okul müdürü öğretmene, “Ver notu gitsin” diyor. Devletin, bu tür gayri ciddi uygulamaları önlemesi gerekir.

Bakanlık tarafından, “okulların başarıları”nı çeşitli yönlerden test eden birtakım yöntemlerin geliştirilmesi eğitim öğretime dinamizm kazandıracaktır. Her idareci ve öğretmen, çapraz testlerle elde edilen verilere göre meslekte ilerlemeli veya gerilemelidir.

“Okul”a başarılı bir şekilde gelen öğrencinin, daha ileri gittiğinin veya götürüldüğünün birtakım kriterleri olmalıdır. Öğrenci de, öğretmen de, idareci de kendi başarılarının semeresini görmeli veya onlara gösterilmesi gerekir.

Ayrıca bazı aileler de çocuklarını dershaneye veya özel okula göndermek suretiyle annelik ve babalık görevini yaptıklarını sanıyorlar. Oysa anne ve baba olmak, gücünün yettiği oranda samimi bir şekilde çocukla bizzat ilgilenmektir. İlgileniyormuş gibi yapmakla sadece kendilerini kandırırlar, çünkü çocuk olup biten her şeyin farkındadır.

Sayın bakanım! Siz de bir “hoca”sınız. Eğitim öğretimin ciddiyet, kararlılık, istikrar ve samimiyet istediğini gayet iyi biliyorsunuz. Bu konuda üzerinize düşen “millî görevi” hatırlatmak ve hayırla anılmanız, gençlerin ve ülkenin geleceği için “emin adımlar” atmanızı beklediğimi ifade etmek istedim. Saygılarımla…

DR. İHSAN ALPEREN