Ramazan ayı geldi… Toklar, açların halini bilebilecek mi bakalım. Orada, burada… Uzakta, yakında kimi insanların, toplulukların zor durumda oldukları… Zulme uğradıkları, aç bırakıldıkları hatıra gelecek mi?
İftar sofralarında tıka basa yemek… Sonra da dönüp, geceyle gündüzü takas etmek alışkanlığı devam edecek mi? Yoksa orucun aslında, aç bırakılmış, zayıf düşürülmüş, sömürülmüş insanların yerine kendimizi koymak olduğu idrak edilir mi acep?
Empati… Başkasının iyiliğini istemek… Başkasının yerine kendimizi koyabilmek… Başkası olmayı becermek… Ne güzel. Yapabilmek mümkün müdür? Başaranlar çok… Çok olduğu için de, hâlâ bir umut var dağın gerisinde.
Yürüyoruz dere tepe düz. Durup düşünen çok az. Bakıyorum, sokaktaki insanların ahvaliyle, ekranlara, gazetelere yansıyan… Yukarıda oturanların gündemi çok farklı… Aşağıda insanlar günlük doğup günlük ölüyorlar.
Geçim sıkıntısı birinci dert. İnsanca yaşamak gittikçe zorlaşıyor. Faturalar, ödemeler… Borçlar, verecekler… Sıra sıra. İnsanlar ne yapacaklarını şaşırmış vaziyetteler… İş yok, güç yok. Gelecek ile ilgili hayaller bile flu. Üstüne bir de salgın hastalık binince, esnafın da çalışanın da vaziyeti hoş değil.
Önlem… Çıkar yol yok mu? İnsanları rahatlatmak için bir yöntem, yolak da mı yok? Yok gözüküyor. Zira yukarda oturanların konuştukları, alışkanlıkları… Günlük koşuşturmalarıyla, alt katta hayat sürenlerin beklentileri, umutları, hayalleri örtüşmüyor…
Hayat pahalılığı var mı? Yetkililer yok diyor. Halk, var diyor.
İşsizlik… Yetkililer gündeme almıyor… Halk… Hele yeni okul bitirmiş, nice nice mühendis, üniversite mezunu, bezgin bir halde, atiye boş boş bakıyor…
Adalet… Kayıp terazi. Gittikçe umutsuzluğa yuvarlanıyor kitleler… Adaleti sadece adliye saraylarına hapsetmek yanlış… Her anlamda adaletten bahsediyorum… Liyakatten, ehliyet gözetmeden tutun da, fırsat eşitliğine… Aynı gözle insanlara bakma ameliyesine varana dek…
Yetkililer, her şeyimiz muntazaman diyor, halk, içinden ağlıyor…
Velhasıl, gidişat hoş değil… Daha açık, daha anlaşılır, daha insana dokunan yaklaşımlar sergilenemez mi? Sahici, inandırıcı… Gerçekten milletin çektiği sıkıntıları önceleyen bir yaklaşım… Zor mu bu kadar?
Kimi işleri başarmak için… Radikal kararlar vermek, insanı rahatlatmak için sermaye ya da alt yapı üst yapı gerekmiyor… İrade ve kararlılık bu anlamda yeterlidir.
Hak ve özgürlükler… Vicdan hürriyeti… İnanç hürriyeti… Adalet. Ehliyet… Bu alanlarda adım atmak, reformlar yapmak, hakikati haykırmak ve hayata hakikati hâkim kılmak için para lazım değil, fon lazım değil, dış sermayeye hiç ihtiyaç yok… Hâl böyle iken, neden bu alanlar imar edilmez, anlamam. Gece gündüz, milletin gözünün içine baka baka, başka başka şeyler konuşuyoruz… Meseleleri değil de, günlük önümüze konan üfürükçü gündemlerle beynimizi meşgul ediyoruz.
Akla yazık… Vicdana, millete yazık. Millet, çoluk çocuğunun istikbali için kara kara düşünürken… Kendi yarını için kafa yorarken… Kimi çıkmazlara vurulurken, siyaset, bildiğiniz meydanda, Hacivat-Karagöz oyununu icra ediyor… Sanıyor ki, halk bu oyunu seyrediyor…
Söyleyeyim… Artık, sahnelenen bu tür oyunlara rağbet yok… Haberiniz olsun. Millete dönmek, en akılcı yol…