Mezuniyet törenleri ve gençlik

Abone Ol

Oğlumun mezuniyet törenindeyim. Okul ismi vermek

istemiyorum ama burası İstanbul un en ünlü lisesi.

Törende her şey hazır. Okul avlusuna platform inşa

edilmiş. Alana sağlı/sollu sandalyeler yerleştirilmiş.

Konuk ebeveynler birer ikişer gelerek bu sandalyelere

oturuyor. Çocuklarının platforma çıkmasını merakla bekliyor.

Tören başlıyor.

Sunucu, okuldan bir öğretmen. Mikrofona eğiliyor ve

sınıfları teker teker sahneye çağırıyor.

İsmi geçen her sınıf öğrencileri, arkadaşlarıyla el ele

tutuşarak, sahneye doğru yürüyor. Üzerlerinde cüppe ve başlarında kep olduğu

halde. Öyle ya, mezuniyet törenlerinde gelenektir, kepler havaya uçacaktır.

Ne yazık ki, ses organizasyonu bozuk, sunucunun ne

söylediği anlaşılmıyor. Önemli değil, zaten kimse dinlemiyor. Herkes podyumdaki

çocuğunu gözlüyor. Çocuklar da kendi isimleri anons edilirken bir yandan da

büyük umutlarla aile büyüklerinin gözlerinin içine bakıyor.

Gençlerin kıyafetleri günün modasına uygun(!).

Erkekler salaş giyinmiş. Mezuniyet töreni gibi ciddi bir

organizasyon olmasına rağmen, yazlık kıyafeti tercih edenler var. Gömleğin ön

yüzü, yarı göbeğe kadar fora Pantolon yerine şort giyenler var.

Ya kızlar

Onlar alabildiğine cesur (!).

Mezuniyet törenini ciddiye aldıkları için özel diktirdiği

kıyafetlerle boy gösteriyorlar. Ama kıyafet demeye bin şahit lazım. Zira,

üstündeki elbise, eminin onların anne ve babalarının yüreklerini cız eden

türden. İki veya üç başörtülü hanım kız dışında hemen hemen hepsi mini

giyinmiş.

Mini giyinmiş kızların, bir kısım aileleri muhafazakar...

Platforma üzgün bakarken yakalıyorum onları. Belli ki, kızlarının böyle

giyinmesine taraftar değiller.

Tören konuşmalarından sonra, Kep ler havaya

fırlatılıyor!

Mezuniyet coşkusu, sahneden alana yayılıyor.

Çocuklar, aileleriyle cep telefonları olduğu halde fotoğraf

çektiriyor.

Ama daha sonra, arkadaşlarıyla bir araya gelerek

kaynatıyor lar.

Planladıkları bir sonraki mezuniyet balo sunu

konuşuyorlar.

Aileler beri tarafta onların sohbetini bölmek istemiyor

ve çocuklarının vedalaşmasına zaman tanıyorlar.

***

Gençler arkadaşlarının yanında biraz daha şımarık oluyor.

Bu kaçınılmaz. Zaman zaman aileleriyle birlikte görünmek istemiyorlar. Ana

kuzusu demesinler diye.

Ancak orada gördüğüm manzara bana Bediüzzaman

Hazretlerinin Eskişehir Hapishanesin demir parmaklıklar arkasındaki gördüğü anı

hatırlattı.

Şualar adlı eserinde şöyle diyor Bediüzzaman:

Bir zaman, Eskişehir hapishanesinin penceresinde bir

Cumhuriyet bayramında oturmuştum. Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları,

onun avlusunda gülerek raksediyorlardı. Birden manevi bir sinema ile elli sene

sonraki vaziyetleri bana göründü.

Ve gördüm ki: O elli-altmış kızlardan ve talebelerden

kırk-ellisi kabirde toprak oluyorlar, azap çekiyorlar.

Ve on tanesi, yetmiş/seksen yaşında çirkinleşmiş,

gençliğinde iffetini muhafaza etmediğinden sevmek beklediği nazarlardan nefret

görüyorlar kat i müşahede ettim. Onların o acınacak hallerine ağladım.

Hapishanedeki bir kısım arkadaşlar ağladığımı işittiler. Geldiler, sordular.

Ben dedim: Şimdi beni kendi halime bırakınız, gidiniz. (a.g.e., s.198)

***

Teknoloji ilerledi, cep telefonları sadece fotoğraf

çekmiyor. O anın, video görüntülerini arşive kaydediyor.

Düşünün, bu zamanda mini giyinmiş bir genç kız, hayatın

baharında arkadaşlarıyla gülerek, müzik eşliğinde eğlenirken, az önce

çektirdiği görüntüyü bir 50 yıl sonra izlese

50 yıl önceki halinde eser kalmadığını tevehhüm etse

Acaba ne hissedecektir

Bediüzzaman hazretleri o günün kızlarının içine düştüğü

vaziyeti manevi bir sinema ile gördü. Hatta kabirde yaşadıkları azabı,

gözyaşlarını dökecek kadar hissetti.

Bu bir bakıma bu zamanın dehşetli yönünü gösteriyor.

Ve Bediüzzaman sözlerine devam ediyor:

Evet, gördüğüm hakikattir, hayal değil. Nasıl ki, bu yaz

ve gülün ahiri (sonrası) kıştır; öyle de gençlik yazı ve ve ihtiyarlık güzünün

arkası kabir ve berzah kışıdır. Geçmiş zamanın elli sene evvelki hadisatı

sinema ile hal-i hazırda gösterildiği gibi, gelecek zamanın elli sene sonraki

istikbal hadisatını gösteren bir sinema bulunsa, ehli dalalet ve sefahatin elli

altmış sene sonraki vaziyetleri onlara gösterilseydi, şimdiki güldüklerine ve

gayr-ı meşru keyiflerine nefretle teellümlerle (üzüntüler ve elemler çekerek)

ağlayacaklardı (a.g.e.)

***

Kuşku yok ki, bu zamanda gençlerin işi hayli zor.

Tam bir sorumluluk gerektiren hayat sınavını sınavı nasıl

verecekler

Zira bu aldatıcı dünya hayatının, bir mezuniyet töreni

yok.

Gençler için en önemli uyarı aracı, kabirlerdir.

Eğer ebedi saadetleri için iman hakikatlerine

sarılırlarsa ne ala!

Yok, sefahat ve dünyevi zevklere sarılırlarsa, ne yazık

ki, ebedi bir hapsi münferit onları bekliyor.