Günahkar birisinin Müslüman olamayacağı. Bu haricilerin görüşüdür.
Günahkar birisi günahı kadar ceza çeker ve tekrar cennete gider. Günah işlese de Müslümandır. Bu Müricienin görüşüdür. (Bu aynı zamanda daha sonra ehl-i sünnetin de benimsediği görüştür.)
Günah işleyen ne cennette ve ne cehennemdedir. Menzile beyne menzileteyndedir. Bu Mutezile’nin görüşüdür.
Ehl-i Sünnetin Büyük Günah Hakkındaki Görüşleri
Şirk dışındaki büyük günah işleyenleri fasık bir mü’min kabul etmektedirler. Büyük günah, kişiyi imandan çıkarmaz ve küfre sokmaz. Büyük günah işleyen kişinin imanı baki kalacağı için ebedi olarak cehennemlik değildir. Günahı kadar cehennemde kalır.
Kaza-Kader ve İrade Tartışmaları
İlkçağ Yunan düşünürlerinden beri bu konu yoğun bir şekilde tartışılmıştır. Ayrıca, Yahudilik ve Hristiyanlık’ta da en çok tartışılan konuların başında gelmektedir. Doğu Hristiyanları çoğunlukla insan iradesinin hürriyetine inanmaktadırlar. Fakat Yakubiler daha çok cebriye görüşüne meyl etmiş olup irade özgürlüğünü inkar etmişlerdir.
Makrizi ve ibn Nubatiye göre kader meselesini ilk defa ortaya atan Ma’bed el-Cuhani (öl.699)’dir. Bunu Ebu Yunus Senceveyh (el-Esvari) adında bir Hristiyan’dan almıştır. İbn Kuteybe ise, el-Cuhani’den sonra kaderi savuna kimsenin Kıpti Hristiyan asıllı Gaylan ed-Dımaşki olduğunu söylemektedir. Ayrıca, bunun yanında kaderin sözkonusu siyasi ortamda tartışmaya başladığında, buna öncülük edenin ne bir Hristiyan ne de bir başka yabancı olmadığını, Şam’da ikamet eden ve Halife Muaviye b. Yezid’in hocası olan Ömer el-Maksus (ö.699) olduğu söylenmektedir.
Bazıları da kader konusundaki ilk tartışmayı Hz. Ömer’e bağlar. Şam’da veba salgını olduğunu duyan Hz. Ömer geri dönünce Ebu Ubeyde b. Cerrah, “Allah’ın kaderinden mi firar ediyorsun?” diye sorar. O da; “Evet, Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçıyorum” demiştir. El- Maksus, insanın yaptıklarından tamamen kendisinin sorumlu olduğunu öne sürerek kaderiye konusunu başlatır. Bundan dolayı Emeviler onun hilafeti ifsat ettiğini belirterek öldürmüşlerdir. Kaderiye konusunu başlatan el-Maksus ve el-Cuhani’dir. Emeviler’in kaderiyeyi hoş görmediğinin örneği Abdülmelik b. Mervan’ın Hasan Basri’nin insanı fiillerinin bir kısmından sorumlu olduğu görüşüne karşı gönderdiği eleştirel mektuptan anlıyoruz.
Vll. Yüzyılda Cebriye Emevi taraftarlığı demek olup, Kadireye ise Emevi karşıtlığı anlamına gelmektedir. (Gerçi cehmiyenin kurucusu Cehm b. Safvan Emeviler tarafından öldürülmüştü.)
Emeviler, kendilerinin iktidara gelmesini Allah’ın bir kaza ve kaderi olduğu duygusunu yerleştirmeye çalışmışlardır. Ayrıca, irade konusundaki tartışmalara da girerek, insanların özgür iradelerini sınırlandırmaya uğraşmışlardır. Muaviye’de kaza ve kadar düşüncesinden yararlanmıştır. O, halife olmasının Allah’ın kaza ve kaderiyle olduğunu halkın zihinlerine yerleşmesini istedi ve Cebriyye mezhebini destekleyerek bu fikri yaydı. Bundan sonra o ve diğer Emevi halifeleri muhtelif vesilelerle bu fikri yaymaya başladılar. Çünkü onlara göre Cebir fikri, yaptıkları her türlü zulmü halka izah ederdi. Bunun için halka her çeşit zulmün Allah’ın kaza ve kaderiyle olduğunu açıklamaya çalışmışlardır.
Halkul Kur’an
Klasik kaynaklara göre Kur’an’ın mahluk (yaratılmış) olduğunu ilk defa söyleyen Muğire b. Said el-İcli (öl.737) ya da Cad b. Dirhem (ö.741)’dir. Bu düşünce aslında Hristiyanlıktan geçmiştir. Çünkü Hristiyanlıkta da bu konu tartışılıyordu.
Mehdi Düşüncesi
Mehdi düşüncesi öncelikle Şia içinde çıkmıştır. Onlar, ehl-i beytten birisinin çıkıp iktidarı alacağı insanları kurtaracağına inanmışlardır. Muhtar, mehdi düşüncesinden yararlanmıştır. Bu düşünce özellikle zayıf Araplar ve Mevali arasında geniş bir taraftar bulmuştur. İnsanlar, ümitlerini böyle bir beklentiye vermişlerdir. Gerçi Muhtar kendisini mehdi olarak nitelemiyordu. O mehdi olarak Muhammed Hanefi’yi öne sürüyordu.
Mehdi düşüncesi daha sonra ehl-i sünnet içinde de kabul bulacaktır. Bu düşüncenin kabulü ile karşıtı olan deccal düşüncesinin de kabulü ortaya çıkmıştır. Mehdi fikri daha sonraki tüm İslam tarihinde karşımızda çıkacak, bazı insanlar kendilerinin mehdi olduklarını ileri sürecek ve kitleleri peşlerinden sürükleyeceklerdir. Tabi ki mehdi inancıyla ilgili birçok hadisler (bunlardan bazıları zayıftır) günümüze kadar gelmiştir. Bazı yazarlar mehdi düşüncesinin kaynağını Hristiyanlardaki Mesih anlayışına bağlarken, bazıları da Emevilerdeki Süfyani beklentisine bağlarlar. Ayrıca, güney Araplarda beklenen Kahtani bir liderin ortaya çıkacağı ve eski Kinde devletini kuracağını düşünmüşlerdir. Hatta Hz. Muaviye’nin oğlu Yezid’i veliaht göstermesinde bu Kahtani beklentisinin etkili olduğu ve böyle bir beklentiyi boşa çıkarmak istediği şeklinde yorumlanmaktadır. Fakat genel çoğunluk İslam alimleri bunun hadislerde geçmesini gerekçe göstererek kabul etmektedirler.
Mehdi düşüncesi İslam dünyasında halkın ümitsizliğe kapıldığı ve yöneticilerin baskılarının afaka kadar çıktığı dönemlerde başlar. Günümüzde bile hala en canlı tartışma konusudur. Bütün dinlerde birer mehdi düşüncesi bulunmaktadır. Bazı alimler, ahir zamanda gelmesi beklenen mehdi yerine her yüzyılın kendi mehdisi olacağı düşüncesini ortaya atmışlardır. Bu düşünce nedeniyle İslam tarihinde birçok mehdi kıyamları karşımıza çıkmaktadır.
Akılcılık
Dini konular üzerinde akıl yürütme Mutezile, Kaderiye ve Cehmiyye eliyle başlamıştır. Taşköprüzade şöyle der: “Bilmiş olasın ki kelamın yayılmaya başlaması hicretin ilk yüzyılının sonlarında Kaderiye ve Mutezile’nin ellerinde gerçekleşmiştir.” Akıl yürütmenin ve tartışmaya başlamanın temel nedeni, kaza, kader, iman, küfür, büyük günah ve Allah’ın sıfatları konusudur.
Mezhepleri şu şekilde kategorize edebiliriz.
a) Kelami Mezhepler
1. Hariciler
2. Şiiler
3. Mutezile
4. Mürcie
5. Kaderiye
6. Cebriye (Cehmiye)
7. Ehl-i Sünnet
b) Fıkhi Mezhepler
1. Hanefi
2. Şafi
3. Maliki
4. Hanbeli
5. Diğerleri