Mezar taşları üzerine kazılmış edebî değeri yüksek o kadar çok şey var ki. Bunların hepsini şu gün, gerek derleme zorluğu, gerekse bu kısa kitap satırlarına sığmayacağı sebebiyle yazmamız mümkün değildir. Âyet, hadis, vecize, atasözü, nesir, şiir, temenni gibi birçok şey mezar taşlarının dili olmuştur.
Sanat: İçinde titizliğin olduğu, tekrar edilmeyen, (sonra tekrar edilmemesi gereken) (tekrarı kopya olur), öncelikle bedîhiyyâta hizmet eden, sanat olma özelliklerini taşıyan eser, iş ve benzerleridir. Zanaat: Tekrar edilen güzellik, özellikle de her türlü fizîki ihtiyaçlarımızı karşılamak maksatlı titiz ve usta işi çalışmaların tamamıdır. Sanatla zanaatın ortak paydası ustalık olmalıdır. Önemli birinin atı için at koşumu bir sanat eseri olurken, kasabalı bir dülgerin semeri zanaat bile değildir.
Polat: Muhterem Kuşoğlu; Hocalığınızın yanında siz, aynı zamanda "Grafiker Ressam, Hakkâk, Hattat, Sedefkâr, Müzehhip, Altın Oymacı, Gümüş Kakmacı, Mermer-Ahşap ve Mâden Sanatları uzmanı, Ebrûzen, Türk San‘at Tarihçisi siniz. Bu sanatlar hakkında bilgi verir misiniz?
Kuşoğlu: HAKKÂK: Hâk yapan, mühür kazıyan. Osmanlılarda hattatlıktan sonra en çok önem verilen işti. Lonca kuruluşunun en saygıdeğer sınıfıydı ve mühür sahteciliğiyle hiç karşılaşılmamıştır. Kuruluş, sanatkârlarını büyük titizlikle yetiştirir ve görevlendirirdi. Gümüş kazıyan esnafa ‘Esnaf-ı Mühür-künân-ı sîm-i heykel‘ denirdi. Yazıyı ters olarak ve milimetrenin onda biri kusuru olmayacak bir biçimde ve en çok başparmak tırnağı büyüklüğünde bir alana çelik kalemle kazımak, herkesin işi olmadığı gibi, günümüzde ise hiç kimsenin haddi değildir. Zenginler mühürlerini altın ve gümüşe, fakirler ise bronza kazıtırlardı. Benim hakkâklığım (mühür kazımacılık) mühür yapmadığım için yoktur. Ancak Kalemkârlık da bir tür hakkâklıktır. Yâni çelik kalemlerle mâdenî zeminlerde şekiller oymaktır. Ve bunun İstanbul ve Selçuk Kalemkârlığı dediğimizi yapabilmekteyim.
HÜSN-İ HAT: Güzel yazı. Özellikle Türk Arap ve Fars yazı ustalarının yüzyıllarca üzerinde durarak geliştirdikleri İslâmî yazıdır. Müslüman sanatkârların resim yerine yazıyı tercih etmeleri sonucunda ortaya akmış bir güzel sanat dalıdır. Avrupalı ressamların soyut resimlerinde esin aldıkları, kendileri de birer soyut resim olan İslâmî yazı olmuştur. Gümüş üzerine kalem işi ve kakma yöntemleriyle çok güzel yaralı eserler yapılmıştır. Ben hattan anlarım ama hattat değilim.
SEDEF: Sıcak deniz yumuşakçalarının omurgasız yapılarını düşmanlarından korumak için salgıladıkları salgı sonucunda kendilerine yaptıkları sert ve esnek yuva. Bu yuva çeşitli biçim ve renklerdedir. Yuvalarını istediklerinde sâbitleştirirler, istediklerinde hareket ettirirler. Sedefler çeşitli biçimde tesviye edildikten sonra değişik amaçlarla kullanılırlar. Değişik teknik ve yerlerde uygulandıklarından; ‘Kudüs işi‘, ‘Viyana işi‘, ‘Şam işi‘ ve ‘Eser-i İstanbul‘ denilen çeşitleri vardır. İstanbul işi en ünlüsüdür. Türkler sedefi bağa ile birlikte kullanarak çok güzel ziynet ve kuyumcu sandıkları yapmışlardır. Bu işi yapan ustalara da SEDEFKÂR denir.
TEZHİP: (Osmanlıca: Tezhib) kelimesi, Arapça zeheb (altın) kökünden türemiş olup, ‘altınlamak‘ anlamına gelir. Çoğulu olan ‘tezhibat‘ ise, ‘altınlaşma süslemeler‘ demektir. Tezhip günümüzde daha çok Türk İslâm tezhip sanatını, altın kullanarak yapılan kitap süsleme veya bezeme sanatı diye tanımlayabiliriz. Sâdece kitaplara değil, hat levhalarına, fermanlara, hatta ahşap ve deri üzerine altının yanı sıra boya da kullanılarak geleneğe dayalı motiflerimizin uygulandığı tezyinattır. Tezhip sanatını icra edenlere ise ‘müzehhip‘ veya ‘müzehhibe‘ adı verilir.
GRAFİKER RESSAM: Grafiker Ressamım. ( Bu tanımlama ülkemizde pek bilinmez.)
Benim önemsediğim meslekler arasında ALTIN OYMACILIĞIM ve GÜMÜŞ KAKMACILIĞIM da vardır. Bu konuları sanat târihi uzmanlarının bulunduğu bir toplantıda, hasbelkader bendeniz fakirin de bu sanatlara katkılarımı anlatmak isterim. Bugün gönüllü olarak mesleklerimi icra ederken ayrıca okullarımızın ders programlarında bulunmayan MADALYA HEYKELTIRAŞLIĞI dahi yapmaktayım.
"Babam tarafının meslekleri..."
Polat: Sayın Kuşoğlu, sanatkâr bir aileden gelmenizin, sizin bu hasletleri kazanmanızda temel taşları olduğu anlaşılıyor. Sizi bugüne getiren aile efradınız ve meslekleri hakkında bilgi verebilir misiniz?
Kuşoğlu: Babam Yemenici idi. Yemeni, Gaziantep‘de ayağa giyilen üstü deri, altı köseleden yapılmış bir nevi ayakkabı idi. Yemeninin şeftali ve siyah renkli olanları vardı. Yemeniler sıhhî ve kullanışlıydılar. Annemin babası, rahmetli dedem Şevki Sır, gençliğinde iyi bir marangoz imiş. Ben ise onu kendimi bildiğim zamandan ölümüne kadar bağcı olarak tanıdım. Onun üzerinde olan üzüm bağlarını çocukları gibi sever, her asması ile titizlikle meşgul olurdu. Dedemin çocukluğumda anlamadığım, sonraları hayran olduğum tarafı ise, onun akşamları bağ dönüşü, atın iki tarafına zorla yüklenen içleri üzüm doldurulmuş (mahra) sandıklardan birini her zaman önünden geçtiğimiz askerî kışlaya, erler yesin diye boşaltması olurdu. Diğer sandığı da ailece yerdik. Dedemin üzüm sattığını hiç hatırlamıyorum. Yine anne tarafımda, Gaziantep‘in meşhur bakır işçiliği babadan oğula geçen meslekler arasında idi. Teyzelerim Antep işi denilen dünyaca meşhur nakış işlerini yapmakta son derece mâhir idiler Dedemin babası ve dedesi Şam-İstanbul arası kervanla ticaret yaparlarmış. Baba tarafımın mesleklerini şöyle sıralayabilirim;
HARATLIK: Bugünkü ağaç tornacılığıdır. Ancak o zamanlar haratlık el kemanesi ile yapılırdı. Sağ elindeki kemaneyi ileri geri hareket ettiren usta, sol elinde tuttuğu iskarpela biçimindeki bıçağı ile kemanenin döndürdüğü takozu tıraşlar ve ona istediği şekli verirdi. Harat olan amcam çocukluğumda kendisini her ziyaretimde, bana mutlaka bir derme (ucu sivri topaç) bir de evde oynamam için tintini (konik biçimli, saplı bir fırdöndü) yapardı.
KİLİMCİLİK: Bilindiği gibi Antep kilimleri çukur tezgâhlarda işlenen, o yöreye has bir sanattır. Ne yazık ki motorlu tezgâhların çıkması ile bu sanat da büyük ölçüde târihe karıştı. Zincir göbek, mahraplı, (mihraplı) kuşkanadı, happap ayağı (takunyalı) modelleri en meşhurları idi. Halil Ağamın (Amcamın oğlu) tezgâhının üzerinde cambazlıklar yaptığımı çok iyi hatırlıyorum.
KUŞAKCILIK: Diğer yörelerde ‘Antep şalı‘ olarak bilmen kare ölçülü, köşelerinden katlana katlana 20 cm.lik uzun bir bant hâline getirilen ve uçlarından uçkur denilen iple dikilerek bele sarılan nesnenin Antep‘deki adı kuşaktır. Bu kuşakların, özellikle Osmanlı Devleti zamanında kuşaksız insan bulunmadığı göz önüne alınırsa, şalın hayatımızda ne kadar önemli bir yeri olduğu ortaya çıkar. Ayrıca, kuşağın günümüzde insan sağlığına faydalı olduğu ortadadır. Ancak moda tutkumuz, sıhhatimizi ikinci plana attığı için günümüzde kuşağı ancak böbrek hastaları kullanmaktadır. Yalnız yurdumuzda değil, balkanlarda da çok alıcı bulan Horasan, Hasanbeyli, İsmailiye ve Çek modelleri çok meşhurdu. Atölyemizdeki tezgâhlarda Bâdemli ve Hasanbeyli çeşitlerini ise lise öğrenciliğim sıralarında işlemiştim.
TAŞ İŞÇİLİĞİ: Antep‘te toprağı bir metre kadar kazdığınızda yekpare, fildişi renginde, hava teması ile bir kaç günde sertleşen bir taş tabakası ile karşılaşırsınız. O bölgeye has olan bu taşın özelliğidir ki, bu mesleğin önem kazanmasına sebep olmuştur. Antep‘te yakın zamanlara kadar bütün evler bu taşla yapılırdı. Ne yazık ki, o güzelim taş işçilikli evlerin günümüzde büyük bir kısmı yıktırılıp yerlerine betondan binalar dikildi.
Sonsuzluğun ve doğruluğun timsâlleri...
Polat: Bir Millet varlığını aynı zamanda îmânıyla da sürdürür. Bu inanç bir taraftan gönüllerde yaşarken, öbür yandan o milletin insanlık târihine yâdigâr olarak bıraktığı eserlerde kendini gösterir. "MEZAR TAŞLARINDA HUVE‘L-BÂKİ" isimli eserinizle, mezar taşları hakkında derin araştırmalar yaptığınızı biliyoruz. İnsan topluluklarını millet yapan özelliklerinden biri de inanç kültürüdür. Bâkî olan Allah inancının ebedî âlem anlayışı ile taşlara yansıması bizim en güzel hasletlerimizdendir. Türk Târihini tam yazmak için aynı zamanda, tıpkı arşiv vesîkaları gibi mezar taşlarını da incelemek gerektiğine inanıyorum. İçinde Lâedri sözleri de ihtiva eden HUVE‘L-BÂKİ ve Mezar Taşlarımızı, târihi değerleri yönü ile anlatır mısınız?
Kuşoğlu: Dünkü Türk toplumunda, dünyâsını değiştiren insana son vazifeyi yapmak ve onu edebî istirâhatgâhında temiz bir mekâna yerleştirmek, dinin ve törelerin gereği idi. Mezarlıklar, şehrin, havası ve manzarası en güzel yerlerinde yapılır, bütün alanlara sonsuzluğun ve doğruluğun timsâli olan servi ağaçları dikilirdi. O, Yaradan‘a uzanırcasına göğe yükselen servilerin altında temizliğin ve saflığın ifâdesi olan beyaz mermerler, usta ellerde manâyı ve maddeyi birleştiren birer san‘at eseri olurlardı.
Salınan servi ağaçları arasında, bize her zaman âhiretin varlığını hatırlatması, geçmişimizle olan bağı sağlaması, ölümün soğuk yüzünü bile sevimli kılması, âyet ve hadisleri ile dünyâmızın fâniliğini bizlere söylemesi, şiir ve nesir yollu nasihatleri ile bizi yaşarken doğru yola sevk etmesi, daha ilerde sayacağımız birçok yönleri ile birer öğretmen gibi ayakta dururlar mezar taşları.
‘Küllü nefsin zâikatü‘l-mevt / Bütün nefisler, ölümü tadacaktır.) âyetinde olduğu gibi dünyâya gelen bütün canlılar ölümlüdür. Ancak zaman içinde yaşayan insan hakkında bilgiyi, ortaya koyduğu eserleri onun adına dikilen mezar taşlarından öğreniyoruz. Eğer eserleri ve mezar taşları olmasalardı, o kişiler zaman içinde yok olup gideceklerdi, eserleri ve mezar taşları olmayan birçok kişiler gibi. Ayrıca atalarımızın Anadolu‘ya ne zaman geldikleri, ilk olarak nerelere yerleştikleri, Anadolu‘nun kaç yıldır Türk vatanı olduğu, adları, unvanları, kişilikleri yine mezar taşları ile Anadolu‘muzun bir tapusu olarak gözler önündedir. Daha sonraki devirlerde Osmanlı‘nın kuruluşu, sistemleri hep bu mezar taşlarında tarihî birer vesikadır. İstanbul‘un fethi, din ve dünya büyüklerinin kabirleri, yaptıkları işler, felsefeleri birer yazılı kaya gibi yurdumuzun bütün köşe ve bucaklarında birer tarihî vesika olarak durmaktadırlar.
Ayrıca bu mezar taşları, bizim dünkü âdetlerimizi, zevklerimizi ve kıyafetlerimizi yansıtmaları bakımından son derece önemlidir. Meselâ baş taşında, kişinin sağlığında başına taktığı kavuğunun üzerindeki gül, lâle, karanfil gibi motiflerin gelişi güzel konmamış olup, mevtanın sağlığında sarığına bu çiçeklerden birini soktuğunu, bundan da Türklerin ne kadar çiçeğe düşkün olduğunu, onu ne kadar sevdiğini ortaya çıkarıyor.
"Yirmi sene yaşadı öldü"
Mehmet Şadi Polat: Çeşitli san‘at değerlerinin yanı sıra, mezar taşlarımızın edebî değerleri de mânâlıdır. Bu derece mânâlı olan taşların üstünde çeşitli yazı cinsleri ile yazılan sözler, hem hattatlık hem de edebiyât bakımından ne kadar önemli olduğunu nasıl açıklarsınız?
Prof. Dr. M. Zeki Kuşoğlu: Mezar taşları üzerine kazılmış edebî değeri yüksek o kadar çok şey var ki. Bunların hepsini şu gün, gerek derleme zorluğu, gerekse bu kısa kitap satırlarına sığmayacağı sebebiyle yazmamız mümkün değildir. Âyet, hadis, vecize, atasözü, nesir, şiir, temenni gibi birçok şey mezar taşlarının dili olmuştur.
Mezarlıkları gezen bir garip adam, taşların üzerinde şu yazıları okumuş. ‘Yirmi sene yaşadı öldü.‘ Diğerinde, ‘On sene yaşadı öldü.‘ Bir başkasında ise, ‘Dört sene yaşadı öldü.‘ Sormuş mezarcıya: ‘Doğum, ölüm tarihlerinden bu şahısların daha uzun yaşadıkları anlaşılıyor, niçin böyle yazmışlar?‘ Mezarcı da: ‘O kişiler ömürleri boyunca toplam o kadar güzel günler yaşamışlar.‘ Cevabını vermiş. O zaman zavallı adam: ‘Öyle ise benim mezar taşıma doğdu, öldü.‘ Yazsınlar demiş.



