Gündem

Mezar taşları, imzasız sanat eserleri

Mezar taşları, imzasız sanat eserleri

Abone Ol

Çoğu isimsiz kahramanların eserleridir ama Türk‘ün san‘at eseridir. Yâni bir milletin imzası vardır altında sanki. Bugün, sanatçı dediğimiz kişilerin birçoğunun işlerinin altında imzaları bulunur ama hiç mi hiç kendi toplumunun karakterini taşımayan batı kopyası işlerdir ve hiçbir değer taşımazlar.

Dileriz ki Allah kimseyi doğup ölenlerden etmesin. Ölümün tabiî karşılandığı toplumumuzda, özellikle gençlerin ölümleri, insanımızı son derece duygulandırmış, onlar için ağıtlar yakmış, türküler söylemiş, mezar taşlarına şiirler yazılmıştır.

Bakmayın çeşm-i basiretle şehzadem taşına  / Bilmez ol, hâlin ta gelmeyince başına / Otuz iki yaşında câm-ı mevti nûş edip / Merhûme olup doymayan genç yaşına / Emine Hanım rûhuçün kim okur bir fâtiha / Dâr-ı Cennet‘e giye, ol, Tâc-ı zerrin başına

İkinci Beyazıt‘ın torunu Şehzade Osman‘ın Amasya Beyazıt Camii avlusunda mezar taşı üzerinde de şunlar yazmakta:

Dün ki bu Şehzâde‘ye yastığıdı berk-i gül

Bister-ü bilin âna oldu bugün hâk-i siye

Varşova‘da bir Türk mezar taşında ise şunlar yazılı imiş: (Sayın Muammer Ülker‘den naklen)

Bir sonbahar gülüsün / Sevilen bir ölüsün  / Karatoprakta değil  / Gönlümde gömülüsün / Âh mine‘l-mevt  / Bu sâde tenhâ mezarda yatan cism-i nâzenin  / Göz, bakmaya kıyamaz idi hüsn-ü ânına  / Soldurdu ah mevt ânı pek nevcivân iken  / Allah lâyık görmedi aldı yanına

Kafkasyalı Abdullah Efendi‘nin kerimesi Hatice Hanımın ruhuna rızâen li‘llâhi Taâlâ el-Fatiha

Sene 1297,19. Zilkade

Yine mezar taşlarımız, cemiyet yapımızın değişik yönlerini yansıtması bakımından dikkate değer. Meselâ, Merkez Efendi Kabristânı‘nda bulunan şu mezar taşı yazısı ne kadar hoştur değil mi?

El-Bâkî

Merhûm ve mağfûrun leh

İlâ rahmeti

Rabbihi‘l-gafûr.

Karı dırdırından vefât eden Es-seyyîd

Halil Ağa‘nın rûhuna Fâtiha.

Sene 1260

Kültürümüz bütün yönleriyle milletimize tanıtılmalıdır

Polat: Mezar taşlarımızı millî kültür değerlerimiz yönünden nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kuşoğlu: Mezar taşlarımız, milletimizin geçirmiş oldukları kültür safhalarını göstermesi bakımından son derece değerlidir. Orhun Kitabelerinden tutun, Ahlât‘taki mezar taşları, Karacaahmet Kabristanı ve yurdumuzun diğer kabristanları bizlere geçmiş kültürümüzü safha safha anlatması bakımından, son derece önemlidir.

Bu konuda, birçok makaleler ve yazılar çıkmış olmasına rağmen konuyu bütün yönleri ile inceleyen ve kamuoyuna sunan bir eserin henüz yazılmamış olması son derece üzücüdür. Dileğimiz bu çok yönlü kültür değerlerimizin bütün yönleri ile milletimize tanıtılmasıdır. Çünkü dünkü ananelerimiz, törelerimiz, felsefemiz, inanç dünyamız, sosyal hayatımız, edebî ve hukukî anlayışımız, mesleklerimiz, kıyafetlerimiz hep bu mezar taşlarında gizli durmada ve araştırmacılarımız tarafından gün ışığına çıkacağı zamanı sabırla beklemektedir.

Toprağın altındaki Anadolu medeniyetlerine gösterilen ilginin yarısı demiyorum beşte biri, servilerin altında filizlenmişçesine duran mermer fidanlarına gösterilse, bu mesele hallolur ve insanımıza kendini tanıması bakımından daha çok yararı olur kanaatindeyim. Araştırmacılara ışık tutması bakımından, mezar taşlarımızın bazı yönlerini anlatmaya çalışacağım.

Polat: Muhterem Hocam; aynı zamanda bir sanatkâr gözüyle, mezar taşlarımızı sanat eseri olarak değerlendirir misiniz?

Kuşoğlu: Sanat eseri mezar taşlarının anlatımı uzun zaman alacağı için burada kısaca bahsedeceğim Dünyanın meşhur heykeltıraşları vardır. Bunların uzun yıllar süren akademik çalışmalarından sonra ancak, sanat eserleri vücuda getirdikleri bilinir. Bizim mermer ustalarımızın çoğu ise okuma yazma bilmedikleri halde sanat eserleri ortaya koymuş ve hemen hepsi, yapmış oldukları eserlerin altına imza dahi atmamışlardır. İşte bu sanatkâr mermer ustalarının hanımları, birbirlerine şaka yaparken: ‘Senin kocan pat pat taşçı; Benim kocam çıt çıt taşçı.‘ Diye takılırlarmış sâdece. Nâdiren yapan ustanın da adı bulunur mezar taşlarında. Çoğu isimsiz kahramanların eserleridir ama Türk‘ün san‘at eseridir. Yâni bir milletin imzası vardır altında sanki. Bugün, sanatçı dediğimiz kişilerin birçoğunun işlerinin altında imzaları bulunur ama hiç mi hiç kendi toplumunun karakterini taşımayan batı kopyası işlerdir ve hiçbir değer taşımazlar.

Güzel bir mezar taşının yapımında, üç san‘atkârın emeği bulunur: Hattat, Nakkaş, Mermer ustası.

Öncelikle taşa kazılacak söz seçilir. Bu söz bir Âyet-i Kerîme olabilir, Hadis-i Şerif olabilir, şiir olabilir. Bu şiirlerde bazen ebced hesabı ile son mısrada merhumun ölüm tarihi belirlenir. Meselâ:

Milk-i Bâki özleyip Osman Efendi dedi ‘Hû

Hicrî 1115 / Miladî 1751.

Türk, nasıl namaza en temiz elbisesi ile durup Allah‘ına öyle dua ederse, ebediyete intikâl edince de yakınları onu son kere yıkar, paklar beyaz bir kefenle defnederler ve başına beyaz mermerden usta ellerin yaptığı sanat eseri dikerlerdi. Allah, ömrünü bu sanata vakfetmiş ve bugün toprak olmuş bütün sanatkârlara rahmet etsin.

Bütün mirasyediliğimize rağmen yapılacak çok şey var

Polat: Bizim mezarlıklarımız aynı zamanda birer açık hava tarih müzesi gibidir. Bu çerçevede Karacaahmet Kabristanı hakkında kısaca bilgi verir misiniz?

Kuşoğlu: Bakınız son zamanlardaki ilgisizliğimiz sonucu neler kaybettiğimizi Karacaahmet Kabristanı ile ilgili bir kaç açıklamayla anlatayım: Karacaahmet Kabristanı, çok geniş bir alana yayılmış, 12 parselden müteşekkil idi. Bunların adları şunlardı: Şehitlik, Seyyid Ahmed Deresi, İranlılar Mescidi, Harmanlık, Miskinler Zâviyesi, Ayasofyalılar, Üçler Çeşmesi, Saraçlar Çeşmesi ve Yüksek Kaldırım, Tazıcılar Koğuşu, Kaygısız Baba, Hattatlar. Bunlardan altı parseli, çevre yolu ve diğer tâli yollar açılırken ortadan kaldırılmıştır. Hâlen de etraflarına çeşitli yapılar eklenerek alan daraltılmaktadır.

Karacaahmet Kabristanı Osmanlı Devleti‘nin en büyük ve en eski kabristanıdır. Hz. Muhammed (sav) ‘İstanbul muhakkak alınacaktır. O‘nun emîri ne güzel emirdir, askeri ne mübârek askerdir.‘ müjdesinden sonra Sultan İkinci Mehmed Han‘a kadar İstanbul‘u fethetmek için gelen birçok Müslüman devletlerin şehit düşen askerleri burada gömülüdür. Fetih şehitleri ve sonraları uzun süre ‘Peygamber Toprağıdır‘ diye ölüler özellikle Anadolu yakasına Karacaahmed‘e gömülmüşlerdir.

Yok olmaya yüz tutan Karacaahmed Kabristanı, bana merhum Şair Yahya Kemâl Beyatlı‘nın bir yabancı misyonerin sorduğu soruya verdiği cevabı hatırlattı. Yahya Kemâl Bey‘e sorarlar ‘İstanbul‘un nüfusu ne kadar?‘ diye. O da ‘Seksen Milyon‘ der. Yabancı ‘Nasıl olur?‘ diye sorunca Yahya Kemal Bey; ‘Biz ölülerimizle beraber yaşarız.‘ der.

Şimdi başımızı ellerimizin arasına alarak uzun uzun düşünelim: Hz. Muhammed (sav) ‘İstanbul muhakkak alınacaktır.‘ Hadis-i Şerifinden sonra geçen yüzyıllar içinde Karacaahmed Sultan Kabristanlar Şehrinden elimizde kalan ne? Karacaahmed‘in şu günkü durumundan sizlere bahsetmeyeceğim gidip kendi gözlerinizle görünüz lütfen.

Kabristanlarımızı gördükten sonra aklınıza önce Yahya Kemâl Beyatlı gelecek ve ‘Artık ölülerimizle beraber yaşamıyormuşuz.‘ diyecek, cennet nasıl çöplük yapılırmış anlayacak ve aklımıza bir başka şairimiz gelecek, Eşref‘in;

Gözlerim ebnâ-yı âlemden o rütbe yıldı kim, / İstemem ben Fatiha, tek çalmasınlar taşımı

Beytini mırıldanacaksınız.

Bazen mezar taşlarının yabancılar tarafından çalındığını duyunca sevinir gibi olurum, üzülerek. (Bu duyguyu birçok sanatsever aydın da tatmıştır herhalde) Neden mi? Birçok yönleri ile paha biçilmez değerli mezar taşlarımız, mıcır yapılacaksa; varsın çalınsın. Çamaşır direği olarak kullanılacaksa, varsın çalınsın. Çirkin ama gerçek, hiç olmazsa çalan kıymetini bilir. Onun için eski mezarlıklarımızın bakımı yapılarak: Bir kısmını açık hava müzeleri hâline getirilmesi, Yine bir kısmının millî parklar hâline getirilmesi, Sanat değeri büyük olan mezar taşlarının ise kapalı müze çatısı altına alınarak teşhiri gerekmektedir.

Bütün miras yediliğimize, umursamazlığımıza ve horlamamıza rağmen hazine henüz boşalmamıştır, zararın neresinden dönersek insanlığa kendimizi o kadar kolay affettirebiliriz.