Dönemimizde yaşanan travmalardan insanların zihinleri allak bullak. Araştıran, düşünen sorunların üstesinden gelen, yol gösteren ve yürüyen bir toplum olmaktan uzaklaşıldı iyice. Bir halkın, toplumun veya milletin merkezinde yer alan bilge, arif, kendini bilen öncülerin varlığı her zaman ve dönem için önemli. Çağlara dönüp bakıldığında zamanlarının merkezi olmuş olanlar hemen fark ediliyor. Çağlar da o insanlarla anılıyor veya biliniyor. İslâm medeniyeti bağlamında bakıldığında gerek yöresel ve gerekse bölgesel birçok isim anılır. Fakat bunlar çok da fazla değildir.
Batı düşüncesinde de durum aynıdır. Filozoflar, büyük şair ve yazarlar o toplumların merkezini oluşturuyorlar. Dünyaları da onların etrafında dönüyor. Batı toplumları kendi değerlerini medeniyetlerinin merkezine alıyor, onun üzerine gününü inşaya devam ediyor.
Müslümanların içine düştüğü hastalıkların çeşitliliği, modern hayatın getirdiği karmaşada var olan değerlerini yok sayma, eleştiri adına perdeleme, zihinleri karıştırıcı kimi sıradanlıklarla devre dışı bırakma çabasıyla geçmişini silip atıyor. Bunu yapanlar bir bilgiye, bir düşünüre veya hakiki ve nesnel olan bir bakışa göre değil de kulaktan dolma, günün sıradan bir dili olan sosyal medya bulamacındakilerle hüküm veriyor. Büyük veliler, arifler, düşünürler hakkında yargıda bulunanların düşünce hayatlarına katkıları olmayanların kendilerince eleştiri ve karalamalarıyla değerlendiriliyorlar. Hazreti Mevlâna konusu şu sıralar sıkça gündemde.
Ortaya atılan düşüncelerin tutarlılığından ziyade daha çok onun kendi konumu ve durumu tam anlamıyla göz ardı oluyor veya ediliyor. Çağının aydınlatıcısı, yol göstericisi, dönemin ortamına uygun bir dil ile anlatması onun hünerini gösteriyor. Döneminin insanın bakışına uygun ve onları içten kavrayan ve anlayan bir yaklaşımla konuşuyor.
Bugünün sorunu ise daha çok bölgesel bir tutumla ırk olgusudur. Mevlâna Türkçe yazmamıştır, Fars diliyle daha çok yazmıştır, Türklere düşmandır gibi çeşitli gerekçeler öne sürüyorlar. Eserlerinin tamamında ruhu ve özü bakımından İslâm inanış ve düşünüşlüdür. Mesnevî’nin dizeleri ayetler ve hadisler ile yoğruludur. Aynı zamanda bir tefsirdir Mesnevî. O topluma bunlar söylenirken onlar ne denmek istendiğini anlıyorlar, fehmediyorlar ya da.
Medeniyetimizin bilge isimleri birbirileriyle karşılaştırılarak bir büyük yanılgıya düşülüyor. Her bilgemiz, arif veya şairimiz kendi konumunda ve koşullarında değerlidir. Birbirlerine üstünlükleri bile söz konusu değildir. Hazreti Yunus bizim Yunus’umuz, Hazreti Mevlâna da bizim Mevlâna’mızdır, Fuzuli de bizim Fuzuli’mizdir. Her birinin ayrı bir önemi ve değeri vardır. Her biri bizim köşe taşlarımızdır, birbirlerini tamamlayan unsurlardırlar. Onları birbiriyle karşılaştırma birini yüceltme, birini yok sayma gibi absürtlüklerin bir karşılığı yoktur. Bu, ancak ırkî yaklaşımın bir sonucu olur. O zaman bu büyük medeniyetin değerlerini ayıklama, dışlama bahtsızlığı bir kültür kısırlığına dönüşür.
Hayatlarında insanlığa ufuk açıcı, yol gösterici, düşünce üretici katkıları olmayanlar bir hastalık olan ırklarını yüceltme tutkusuyla karalamayı bir hüner sayıyorlar. Yunus Türkçe yazmıştır. Bu çok kıymetlidir. Hazreti Mevlâna ağırlıkla Farsça ama Arapça ve Türkçe de yazmıştır. Elimizin altında bir hayli ciltlerle eserleri bulunuyor. Fars diliyle yazmıştır diye bizim değil midir Mevlâna? Fuzuli Türkçe, Arapça ve hatta Kürtçe bile eserleri vardır. Bu değerler bizim değerlerimizdir. Birinin yok sayılması bir eksiklik oluşturur.
İnsanın kalbine ve gönlüne etki eden bu büyük gönül insanlarının her satırı bizimdir. Ruhumuzun derinliklerine giren ve asla sönmeyen bir güzellikler manzumesidir Mevlâna. Çağlar onu eritmedi, o çağlar boyunca dünyamızda bir yıldız gibi ışımaya devam ediyor. İslâm medeniyet düşüncesinin ışıldayan yıldızı. Bi’ş-nev (în) ney çün hikâyet mîkoned/ Ez cüdâyihâ şikâyet mîkoned “Dinle neyden kim hikâyet etmede / Ayrılıklardan şikâyet etmede” Mesnevi’nin bu ilk beytiyle susalım da gönül verelim bu sese.