Rodos‘ta, üç adet Türklere ait vakıf, içinde 900 cilt el yazması kaynak kitabın bulunduğu bir kütüphane, üç adet hamam, on iki adet abidevi Osmanlı çeşmesi, bir Kadiri tekkesi ve çoğu sultanların namaz kıldığı 28 (yirmisekiz) adet cami olduğunu biliyor muyduk?
Tarihiyle bizim coğrafya
Haftalardır Rodos Adası tekrar birbirini teyid ve tekzib eden haberlerle Türkiye‘nin gündemine girdi...
Coğrafi çevremizi yakından tanımak amacıyla gençlerimize guruplar halinde kültür gezileri düzenlemek Milli Eğitim Bakanlığının programı içinde olmalıdır.
Günübirlik yahut iki günlük sınır ötesi gezilerden seyahat vergisi de alınmamaktadır. Yeter ki siz niyetlenin.
Vizesiz ve harçsız, sadece on milyon liralık deniz otobüsü biletiyle, kırkbeş dakika içinde Marmaris limanından Rodos adasına ulaşıyoruz.
Hisar burçlarının üzerinden gülümseyen kubbeler,minareler ve saray bacalarıyla Rodos‘a değil sanki Üsküdar‘a yaklaşıyorduk. Rodos‘ta yüzdeyüz bizim olan Osmanlı profili yıkım ve tahribata rağmen, geride kalan tüm belgeleriyle yaşıyor.
Rodos diğer adıyla Güneş Adası
Yaz mevsiminin en uzun gününde saatlerce sahilleri, sokakları, yamaçları, camileri, Osmanlı vakıf çarşılarını, müzeleri, mezarlarımızı ve sonunda da kısa bir nezaket ziyareti için Rodos‘taki TC Konsolosluğu‘nda yani kendi evimizde birçay içimi konaklıyoruz.
Rodos‘un gezgin ve araştırıcılar tarafından mutlaka görülmesi gerek.
Coğrafya ve tarih derslerinde orta öğretim gençliğine Rodos nasıl öğretiliyor?
Hatırlamaya çalışalım.
Rodos; On iki Adaların en büyüğü... Ege Adaları‘ndan biri... Hatta Milli Eğitimin daha büyük gafı: Rodos, Yunan Adalarından biri..!
El insaf diyoruz. El insaf! Bu tanımlamalar Avrupa Birliği Kriterlerinden değil, gaflet ve cehalet, hatta ihanet ürünü tarif ve tanımlamalardan biri. Rodosta sıcak insan ilişkileri içinde, okul ve köyleri de gezdikten sonra bu kanıya varıyoruz.
Ege denizindeki adalar jeolojik bakımdan Asya Kıtası‘na aittir. Dolayısıyla, yine hepsi de Anadolu karasının uzantılarıdır. Hele haritalarda, Rodos, Anadolu‘ya iri bir nazar boncuğu, bir çiçek, bir meyve gibi asılı durmaz mı?
Midilli ve İstanköy horoz sesleri duyulacak kadar bize yakın, Rodos Anadolu kıyılarına sadece 12 ( oniki) kilometre...
Tam dörtyüz yıl, uçsuz bucaksız Lindos ve Farilaki çayırları Batı Anadolu hayvancılığının kışlağı olmuş. Keçi sürülerini taşıyan mavnalar, Kumburnu sahillerine asırlar boyu, her kış gelir demir atarmış...
Kışın Rodos Yaylaları Anadolu‘dan yaylım için gelen koyun ve keçi sürüleriyle şenlenirmiş...
Ancak Lozan bozgunuyla Yunanistan‘a ikram edilen Rodos, bir Yunan Adası olunca, çoğumuzun zihninde bize Moğolistan kadar uzaklaşmış!..
Oysa Marmaris‘ten bindiğiniz deniz otobüsü bizi üççeyrek saatte Rodos‘a ulaştırıvermişti.
Sadece kırk beş dakikada Rodos‘taydık. Ada görünürken hayretler içinde kalıyorduk.
Limana girerken şaşkınlığınız bir kat daha artıyor. Surların üzerinden gülümseyen kubbeler ve minareler bizleri kahır ve hasretle selamlıyordu.
Doğrusu biz Rodos adasında bir Türk konsolosluğu olduğunu daha önce bilmiyorduk...
Rodos‘ta, üç adet Türklere ait vakıf, içinde 900 cilt el yazması kaynak kitabın bulunduğu bir kütüphane, üç adet hamam, on iki adet abidevi Osmanlı çeşmesi, bir Kadiri tekkesi ve çoğu sultanların namaz kıldığı 28 (yirmisekiz) adet camii olduğunu biliyor muyduk?
Dört asır önce, denizleri haraca bağlayan Sen Jan ve Tapınak şövalyelerinden, ağır bedel ödeyerek ve kırkbeşbin şehit vererek aldığımız adada bugün, evlad-ı fatihandan iki bin beşyüz kişinin hangi sosyal şartlar içinde yaşamaya çalıştıklarını biliyor muyduk?
Talihsiz şehzade Cem Sultan‘ın defalarca yokuş yukarı yürüdüğü taş döşeli Şövalyeler Caddesi‘nden ve bugün siyaseten Yunanistan‘ın fakat tarihiyle, coğrafyasıyla, sevinciyle, hüznüyle yüzde yüz bize ait olan Rodos‘u buyrun birlikte gezelim.
Rodos yetimleri
Görsel ve yazılı Yunan Basınında Türkiyesiz haber olmaz!
Mutlaka Türkiye aleyhine her gün bir haber vardır.
Türkiye aleyhtarlığı bir eğitim ilkesi olarak okullarda müfredat programı içinde uygulanır. Bu adavet, bu düşmanlık muhalefetin iktidara yürümesi ve iktidarların da yönetimde kalabilmesinin "olmazsa olmaz!" şartıdır. Atina‘da yayınlanan Elefteros gazetesi manşetlerini bize ayırır.
Şehirde tarihi ve turistik yerleri gezerken, sahilde yüksek duvarlarla çevrili, ancak bakımsızlıktan şimdi çöplük ve mezbelelik hale getirilen Kaptan-ı Derya Murat Reis külliyesi içimizi sızlatıyor.
Şimdi KYP, yani (Yunan İstihbarat Teşkilatı)‘nın Rum olmayanlar yani Müslüman Türkler üzerinde büyük ölçülere tırmanan tehditleri, organik ve psikolojik baskıları var?
l923 Lozan Antlaşmasıyla "12 ada üzerindeki egemenlik haklarımızdan vazgeçmenin doğurduğu sonuçlara birlikte bakalım!
Yunan‘ın insafına terk edilen kardeşlerimizin sosyo- kültürel özgürlükleri ve ekonomik durumları nasıl?
Girit Adası işgal edilince can güvenliği için bir gurup Osmanlı çocuğu Rodos‘ta yapılan meskenlere yerleştirilmiş. Adanın kuzey sahili bakımlı bir muhacir kampı olarak hizmet vermiş. Girit göçmenlerinin iki nesil barındığı Hamidiye Mahallesi bugün bomboş. Okulları kapanmış, mezarları tahrip edilmiş ve minareyle cami kısmen yıkılmış. Kullanılamayacak durumda. Hamidiye çeşmeleri yıllardır boşa akıyor.
Rodosta‘ki Zincirli Dede Türbesi, tenis kortlarının tuvaleti olarak kullanılıyor.
Üç asırlık Lindos Camii‘nin yerinde yeller esiyor.
Turizme açılan korsan barınağı Lindos Kale‘sinin kapısında bir taksi durağı. Yerli rehberler arzu edenlere Kelebekler Vadisini dolaştırıyorlar. Taksi durağının üst yanında yaşlı ve yüksek serviler ve kırılmış hece taşlarıyla eski bir kabristan. İçinden geçen ince toprak yoldan yükselen müzik sesleri, içilen ve sirtaki oynanan bir taverna. Tabelada Paradiz Disko yazıyor, yani Cennet Diskotek...
Lindos Şehri Müslüman mezarlığının olduğu saha turistler için "Paradis Disko"olarak kullanılıyor. Şehitlerimizin kemikleri üzerinde içiyor ve tepiniyorlar.
Muradiye Camii kilise olmuş
Gür- davudi sesli müezzinler şimdi sığır besiciliği yapıyor, medarı maişet için Mandıra işletiyor.
Fethi Paşa Kütüphanesi‘nde 900 cilt orijinal- el yazması kaynak eser okuyucularını bekliyor... Dört asırlık iki adet, sülüs sanatının şaheseri Kur‘an çalınmış ve iki yıl sonra da Londra‘nın bir mezat salonunda satılmış.
Zorunlu Ortodoks eğitimi ve Anavatanın ilgisizliğinden, Rumlarla evlenen beş yüz Türk kökenli Rodoslu kardeşimiz Hıristiyan olmuş. Geride iki bin Türk diken üstünde.
Kalabalık Müslüman-Türk varlığına rağmen Vakıf başkanlığına bir Rum atanmış; Andre Karayanis.
Olacak iş değil. Bir an önce Ankara‘nın bu hatayı düzeltmesi gerek! Fakat Ankara‘nın gözü, AB telaşı içinde dünyayı görmüyor.
Saflarında dörtyüz yıl namaz kılınan, Kale içindeki Enderun Camii şimdi İstanbul‘daki Ayasofya ve Kariye gibi Müze olmuş. Panayata Kastro Müzesi...
Rodos şehrine altı kilometre mesafedeki müslüman Uzgur Köyünde, servi ormanı içinde iki asır boyu ibadet edilip, avlusunda hatmi şeriflerin indirildiği Muradiye Camii için Metropolit yetkilileri köye gelmiş ve halka "İmamınız Türkiye‘ye kaçtı, üç aydır burada namaz kılınmıyor. Yazıktır, gelin bu camiyi bize devredin, yine burada ibadet edilsin" diyorlar.
Camii Metropolite bağışlanıyor. Tadilat başlıyor. Önce minareyi söküyorlar. Sonra kubbenin tepesine ve cümle kapısının üzerine Haç‘larını yerleştiriyorlar.
Dün adı Muradiye Camii idi. Şimdi Ayayani Prodromos Kilisesi.
Artık Uzgur Köyünde ezanlar okunmuyor. Çocukların cüz torbaları boş.
Kırlangıçlar yuva yapamıyor Muradiye‘ye.
Şadırvanın muslukları çağıldamıyor. Mor paçalı Rodos güvercinleri konmuyor kubbelere.
Rodos Kütüphanesindeyiz. Duvarda siyah-beyaz bir portre..
Narçiçeği fesinin püskülü yana yatmış, barut kokan bir Osmanlı Paşası; Ahmet Fethi Paşa.
Duvardaki resminden fırlayıp çakıl mozaik döşeli avluya inecek gibi. Rodos‘un kara bahtına ve adaları, pisipisine Yunan‘a hediye edenlerin suratına tükürüyor.
Muhteşem mazimizle, aydınlık geleceğimiz arasına nisyan duvarları örmüşler... Unutmamızı istemişler, unutmuşuz...
Konstantinopolis üzerine işittikleri bir Hadis-i şerifle, uykularını yitirmiş, harekete geçmişler. Karadan ve denizden Bizans üzerine yürüyüp, İstanbul‘u kuşatan sahabe orduları, Rodos‘u tam 63 yıl ellerinde tutmuşlar. Şimdi, onlardan geriye, dış surlar üzerinde küçük bir hatıra kalmış; Arap Kulesi.
Katoliklerin bir korsan tarikatı olan Sen Jan şovalyelerinin elinde tam iki yüz yıl kalmış. Vatikana bağlı Rodos Haçlı korsanların Doğu Akdeniz‘deki ileri karakolu olmuş..
Cem Sultan‘ın 12 yıllık sürgünü bu adada başlamış. Fatih‘in sevgili oğlu Şair Şehzade, Napoli‘de Papanın eliyle zehirlenerek şehit edilmiş...
Cem Sultan, Osmanlı tarihinde ayrı bir dram, ayrı bir ağıt ve hüzündür...
Perçinli demir parmaklıklar arasından onun gezindiği avluya ibretle bakıyoruz.
Kanuni‘nin komutanı Çoban Mustafa Paşa, 40 bin şehit verip, adayı fethediyor. Tam dörtyüz yıl Rodos, devlet-i ebed müddetin kültür ve ticaret köprüsü oluyor.
Bu huzur adası, şöhretli sürgünlere de ev sahipliği yapmış.
1912. Birinci cihan badiresi İtalyanların işgaline uğramış.
Fakat Rodos için asıl milli felaket l923 Lozan Antlaşmasında on iki ada üzerindeki tüm egemenlik haklarımızdan vazgeçtiğimizi kabul etmekle başlamış.
Lozan‘ın sorumlularınca Batum ve Hatay gibi, Halep, Kerkük- Musul gibi Rodos da Misakı Milli‘nin dışına düşmüş, yabana terk edilmiş.
Nihayet 1947‘de, sahipsiz kalan Adada Müslümanlar Fethi Paşa Kulesine Türk bayrağı çekmiş ve günlerce Anadolu‘dan gelecek bir manga Türk askerini umutla beklemişler. Gerçek sahipleri gelsin de adayı alsın kendilerine sahiplensin diye.
Bakışları ufuklara asılı kalmış.
Bir sabah bakmışlar ki Yunan birlikleri çarşılarda dolaşıyor. Döşlerini dövüp ah-u figan etmişler. Bir kısmı Türkiye‘ye göçerken, bir kısmı da, bağrına taş basıp, surların etrafını dolduran evladı fatihanın türbedarlığına başlamışlar.
Kıbrıs Savaşının sürdüğü l974 Temmuzunda, kışkırtılmış bir güruh, intikam hırsıyla camilerimize saldırmışlar. Türbelere, ecdadın mezar taşlarına, tarihi Türk evlerine, çeşmelere, şadırvanlara, hamamlara saldırmışlar.
Hamzabey ve Sultan Mustafa camilerinin kubbelerine döşeli kurşun levhaları söküp- tahrip etmişler.
Yegâne çift şerefeli Selâtin Camii olan Süleymaniye‘nin minaresini, birinci şerefeye kadar "Biraz eğrilmiş" diyerek l987 yılında yıkmışlar.
Ve Müslüman halka da "Kerim Ağa Han vakfınca yeniden yapılacak!" demişler.
Ancak bugün aradan 20 yıl geçmesine rağmen, henüz taş- taş üstüne konmamış.
"Efendim izin verin, biz Rodos Müslümanları, kendi paramızla tamir ettirelim" diyesi olmuşlar.
Tanıdık Rum komşulardan telefon gelmiş teker teker evlere.
- "... Ali Bey, senin hakkında KYP‘ye haber gelmiş Türkiye‘nin casusudur diye. Ancak biz seni biliriz, severiz. Yok, canım yalandır dedik, senden taraf olduk. Sen iyi adamsın, temiz adamsın fakat bu işlere karışma...!"
Tehdidin ve sindirmenin dikalası, aba altından, sopa göstermişler...
Midilli adasında da bir lobimiz var idi. Türkiye Cumhuriyetinin son fahri konsolosu Dr. Mandis Kavras 1969‘da vefat edince Midilli‘deki kapımız da kapandı.
Rodos‘ta 28 camiden hepsinin kapısı kapalı. Yalnız Maktül İbrahim Paşa Camii açılıyor haftada bir. O da en fazla yirmi kişiyle Cuma namazı kılmak için.
Sahilde çay içip, birlikte namaz kıldığımız ihtiyar kulağımıza eğiliyor:
"Bize sahip çıkın. Çocuklarımıza sahip çıkın Moğolistan‘a, Kırgızistan‘a, Kore‘ye okul açmaya gidenler bize gelsinler!
Milli ve manevi kültürü takdime ve teklife giden cemaatler, gönüllüler, Allah aşkına Rodos‘a gelsinler, Midilliye, İstanköy‘e gelsinler !".
"Burası Türkiye‘ye kırkbeş dakika. Biz de ceddimiz gibi yeniden Kur‘an‘a dönelim. Gerçek kimliğimizi bulalım!"
"Türkiye, Yunanistan ile karşılıklı kültür anlaşmaları falan yapsın !".
Yoksa eriyip- gâvurlaşıp gidiyoruz. Ruzi mahşerde yakanıza yapışacağız. Günahımız vebalimiz boynunuza !!!..
Müslümanlar canından bezmiş
Rodos‘ta Rumların Müslüman Türklere yönelik baskı ve tehditleri, onları canından bezdirmiş. Çoluk-çocuklarının güvenliği ve geleceği için babadan kalma bütün verimli arazilerini, cumbalı evlerini yok pahasına satıp, Türkiye‘ye yerleşmeye çalışıyorlar.
Hamidiye Rüştiyesi; şimdi Müslüman- Türk çocuklarının da mecburen eğitim gördüğü Rum okuluna çevrilmiş. Fethipaşa Saat Kulesi dâhil, bütün Osmanlı eserleri bakımsızlıktan dökülüyor. Avrupa Birliğinin ve UNESCO‘nun parasal desteğiyle şövalye sarayları, restore edilmiş. Kiliseler, Agora ve Akropol harabeleri bir güzel tamir görmüş. Ancak Rodos‘taki kültürel varlıkların Müslüman- Türk cenahına bir-tek çivi dahi çakılmadığı gibi, saldırgan fanatiklerin öfkesine ve zamanın tahribine terk edilmiş.
Rodos‘taki taşınmaz varlıklarımızla ilgili tarihi seyre birlikte gözatalım.
İtalyan işgal yılları içindeyiz. 25 Mart 1925 tarihli, Valilik emriyle, Rodos ve İstanköy‘de bulunan Türk Vakıf eserlerinin korunması ve bakımı için "vakıf nizamnamesi" hazırlanmış.
Ancak adalar 1947‘de resmen Yunanistan‘a kelimenin tam anlamıyla hediye edilince Türk varlığı aleyhine sistemli bir imha senaryosu hayata yansımaya başlamış.
Atina‘nın vakıf malları için aynı tüzüğü kabul etmesine rağmen, eserlerin akıbeti Türk-Yunan ilişkilerinin güncel seyrine göre şekil almış.
Üstüne üstlük, T.C. Vakıflar Genel Müdürlüğü‘nce Adaya iyi niyetli vakıf mütevelli heyeti atandığında vakıf eserleri iyi korunmuş. İçinde bulunduğumuz bu dönemde olduğu gibi Adada ikibin beşyüz Müslüman- Türk yaşadığı halde, bir Rum görevlendirilince, pek çok emlak, dükkân ve arsa, ya baskıyla sattırılmış veya satışı kolaylaştırılmış.
Daha kötüsü Türk vakıflarına ait arazi ve binalar Yunan resmi makamlarına kolayca hibe edilmiş. Hele 1972 ile 76 yılları arasında vakfı yönetenlerin ihaneti çok açık. Daha acısı, hesabı da sorulmamış. Buyrun, seyredin, ihanetin boyutunu; bu dönemde 12 adet cami Rodos metropolitliğine, Allah‘tan korkmadan ve kuldan utanmadan "layüsel" bağışlanmış. Yunan resmi makamlarının, planlı olarak ve sinsice zamana yaydığı Türk varlığını tüketme ve eritme siyaseti, bugün dolaylı baskılarla sürmektedir. Gelir vergisi ve varlık vergisi adıyla büyük meblağlar Türk vakıflarına dayatılıyor.
Rodos Belediyesi ve Yunan Kültür Bakanlığı mescit, okul, çeşme, mezar ve dükkânların tamirlerine de kesinlikle izin vermiyor. Şadırvan kitabeleriyle tarihi mezar taşlarını kırıp-parçalayan, ırkçı Helen fanatikleriyle, zamanın tahribi, bugün adalardaki Müslüman-Türk varlığının tükenişi -sinyallarini- veriyor.
Rodos‘ta Rumların Müslüman Türklere yönelik baskı ve tehditleri, onları canından bezdirmiş. Çoluk-çocuklarının güvenliği ve geleceği için babadan kalma bütün verimli arazilerini, cumbalı evlerini yok pahasına satıp, Türkiye‘ye yerleşmeye çalışıyorlar.
Gizli ve açık tehditler yüzünden kendi aralarında birlik oluşturamıyorlar.
- Peki, Türkiye yâd ellerdeki evlatları için siyasi ve insani açıdan ne yapıyor?
- Anavatandan karşı yakaya soydaşlık edebiyatı dışında sadece ayakları yere basmayan, romantik ve platonik göndermeler yapılıyor.!
Bugüne kadar resmen sadra şifa hiçbir girişim yok.
Bir çözümsüzlük sarmalına mahkûm edilen kardeşlerimizin, sayıları da, mal varlıkları da her yıl biraz daha eriyor. Daha kötüsü bilinçleri, umutları, güvenleri tükeniyor.
Önce Türkiye-İsrail-ABD eksenli dış politikadan sıyrılmalıyız! Diyorlar.
Milli irade, bilinç ve mensubiyet duygusu verilmeli önce!
Önce biz inanmalıyız, sonra bütün dünya bilmeli; İstanköy ve Rodos‘la birlikte Oniki Adalar bizim öz malımız, üzerinde yaşayan evlad-ı fatihan bizim çocuklarımız!
Vakıflar Genel Müdürlüğü‘nün Rodos ve İstanköy konusunda ne işe yaradığını sormuyoruz! Çünkü Allah ve tarih bizi sorumlu tutuyor onların geleceğinden!
Kısa dönemde onların huzuru ve dinamik varlığı ancak Türk-Yunan ilişkilerindeki düzelmeyle mümkün.
Uzun vadede ve tarihi gerçeklerin ışığında, kesinlikle bizim olan Oniki adanın, Hatay örneğinde olduğu gibi Anavatana katılmasıyla mümkün.
Bu düşünce milletimizi bağlayan tarihi bir vasiyettir!
Cezayirli Hasan Paşa ile İstanköy kahramanı Belenli Gazi Abdurrahman Paşa‘nın ruhları bizi seyrediyor!
Rodos güvercinleri
Fethi Paşa Kütüphanesindeyiz...
Benzerini ancak Dersaadet kütüphanelerinde görebileceğimiz, yeşilin egemen olduğu vitraylar altında hafız Osman hattı En‘amı şerifler...
Yanıbaşında 1454 tarihli büyük boy Kur‘an‘dan ilk sayfa. Ortası tezhib, derkenarında katmerli ebru karanfilleri.
Bu bir sülüs zerafetidir...!
Ve bu muhteşem estetiğin sağ alt köşesinde kendini göstermekten çekinircesine küçücük, mahçup bir imza; Hattat Ahmed bin Abdullah.
Biz bu kültürel zenginliğin yalnızlığına, terkedilmişliğine ve sahipsizliğine kederlenirken, Rodoslu Yusuf gelip yaramıza tuz basıyor.
- Bu kitapların soranı- okuyanı kalmadı beyim...!
Toz- toprak içinde Kütüb-ü Sitte‘nin el yazması nüshaları... Gaspıralı İsmail‘in gazete tomarları... Ve bunca karmaşadan sıyrılıp, bize göz kırpan sarı- soluk yapraklı bir ansiklopedi; Davud-i Antaki‘nin tezkiresi...
Çırpıyor parmaklarıyla, tozunu üfleyip bize uzatıyor... Açılıyor sonra birer- birer turistlerin bile giremediği hücreler.
Yusuf hayatında görmeye alışmadığı ilgiden uçarcasına memnun ve mutlu.
Mushaf mühürlerini, birlikte, satır- satır heceleyerek okumaya çalışıyoruz.
"Sabıkan rikepdarı Hazreti şehriyarı, Rodoslu Hafız Ahmed Ağa‘nın cezire-i mezburede bina eylediği kütüphanesinin Kütüb-ü mevkufesidir..."
"1723 tarihli rengârenk, zarif ve incenin incesi çizgilerle meyveli bir ağaç minyatürü. Resmin altını yine birlikte okuyoruz;
"Şifa-ül istiskamdan ilaç yapılan bitkilerin resmedildiği ilk sayfa...."
- Bakın beyim bu Semerkandi‘nin tefsiri.
- Bu da Tefsir-ül Hazin! Bir eşi de Beyazıt Kütüphanesi‘nde varmış!
- İşte Füsusul Hikem‘in şerhi...!
Rastladığı her eseri, bize gösteriyor ve kısa açıklamalar yapıyor.
Çoğu belki yüzyıldan beri, kapakları ilk kez açılan kitaplar.
Yusuf; üfleye- soluya, bütün Rodos yetimlerinin vebalinden kurtulmak, vasiyetlerini başka omuzlara devretmek istercesine anlatıyor... Osmanlıya ve onun harikulade kültürel zenginliğine hasret ve hayranlıkla anlatıyor. İstiyor ki; unuttuğu, ihmal ettiği, eksik bıraktığı bir şey kalmasın.
- Bu çekmecede ne var, biliyor musunuz beyim?
- Hayır!
- Bakın, Alman Dışişleri Bakanı Herr Kinkel‘in ziyaretinde ona da gösterdim; Lihye-i Şerif var. Yani Peygamber Efendimizin mübarek sakalından bir-kaç tel!
Çocukluğumun kandil gecelerinde, bayram sabahlarında, hep birlikte sıraya girer, tekbir ve tehlillerle bohçayı açar, muhabbetle bakardık. O zaman çınlardı selavatlarla Rodos‘un hisarları.
Bu adetler yıllar önce terk edildi. Eskiler unuttu, yeniler zaten bilmez.
Gözleri doluklanırken, yüzünü pencereye çeviriyor... Sonra Yusuf‘un titreyen işaret parmağı, havada bir kavis daha çiziyor.
- Karşıda Sokrates Caddesinde Fethipaşa Vakfı‘nın dükkânları sıralı. Yani, gördüğünüz, kemerli- kantaralı yapılar...!
Müstecirlerin en az yarısı kira bedelini vermiyor. Ancak biz varlık vergisini mecburen ve sektirmeden ödüyoruz devlete. Bir ay gecikse faiziyle alıyorlar. Mal varlığımızı ya kısmen metropolite bağışlayacağız, ya da ölü fiyatına satacağız.
- Bu ağır vergilerden, kurtulmanın başka yolu yok mu?
- Yok beyim!
- Vakıf mallarımız, mescitlerimiz hızla elden çıkıyor bu yüzden... Şehir kabristanından asfaltlar geçti, yollar döşendi türbelerin üzerinden...
Döllerimiz, torunlarımız Fatiha‘yı unuttular...
Bühtan attılar, gençlerimizi nezarethanelerden topladık...
Gün oldu, can korkusuyla mescitlere gidemez olduk. Rumlardan gelinler aldık. Kız verdik Rumlara, akraba olduk. Yine de yaranamadık. Mutlaka kendileri gibi olmamızı istediler. Hatta baba dostlarıyla, görüşemez olduk can korkusuyla!
Başımız yerde, kapatılan Hamidiye Rüştiyesi‘nin önünden geçiyoruz.
- Önceleri "Rodos Türk Cemaati" idik. Tabelamız duvarda asılı idi. İyi- kötü bir lokalimiz, bültenimiz var idi.
Rumlar; "Adada Türk yok, Müslüman azınlık var !" dediler.
Ale Ra‘si val Ayni... Naçar kabul ettik. ‘‘Kabul dedik başımız -gözümüz üstüne!‘‘
Ancak on yıl önce bu hakkımızı da elimizden aldılar...
Şimdi biz Rumların izin verdiği kadar Türküz. Rumların izni kadar Müslüman!
Sonra da bulut gibi boşalıveriyor Yusuf...
- Kuşlar mı haber versin, güvercin mi uçuralım!
- Allah rızası için bildirin ahvalimizi Ankara‘ya! Milletimiz duysun biz Rodos‘tayız!