Memleketim

Abone Ol

Geçen gün basına yansıyan bir haber, batıya öykünülse de, aslında ideal toplum olarak çok artılarımız olduğunu göstermekte idi.

Tamam, ellerinde çekirdek külahları ile geçen kadınlar ve erkekler, yedikleri ürünün kabuğunu sokağa attıklarında kan tepemize sıçramakta.

Ama batıda asla bu çirkin hareketi yapmazlar diye düşünebiliriz.

Ne ki onların da köpeklerinin her yanı berbat ettiği görüntüler aklımıza düşer, midemiz ağzımıza gelir.

Yine bakımlı rengârenk çiçekli mezarlıklarını gördüğümüzde, kıraç kabristanlarımızı anımsarız.

Zincirlikuyu dışında sanki bakımlı mezarlar yok duygusuna kapılırız.

Fakat hastaları, ölüleri yine de ziyadesi ile ziyaret ederiz.

Bazen çevremizdeki gençlerden duyarız.

Ülkelerini, içinde yaşadığı toplumu beğenmediklerini.

Bir gün mutlaka batıda yaşamayı hayal ettiklerini.

Bunları duyunca da üzülürüz.

Dünyanın en güzel memleketi olarak kendi yurdumuzun konturlarını çizer, yine kendi halkımızın bizi anlayıp teskin edeceğinden dem vursak da, gençleri ikna zordur.

İşte geçenlerde rastladığım bu haberi arşivime alıp batıya öykünen gençlere karşı bir savunma tezi yaparken yine de çok üzüldüm.

Aslında bir diğer büyük ailemiz de, insanlık ailesi.

Onların acı çekmesi, değerlerinden uzaklaşması, birbirlerine yabancılaşması bizlere sevinç vermemekte, yüreğimize sınırsız elemler bırakmakta.

Haber şöyle idi:

“Batı toplumlarında yaşlıların tek başlarına ve unutulmuş olarak ölü bulunması çok rastlanan bir durum olsa da Fransa’da bunun en uç örneklerinden biri yaşandı.

Fransa’nın kuzeyindeki Lille şehrinde yaşayan bir İspanyol ressamın ölümü 15 sene sonra komşusunun su sızıntısından belediyeye şikâyet etmesi üzerine fark edildi. Fransız yetkililerinin verdiği bilgiye göre, 1921 senesinde İspanya’nın Santander şehrinde doğan Alberto Rodriguez Martinez’in yatağında pijamalı halde uzanmış olan iskeleti bulundu. Lille kamu güvenliği departmanı Başkanı Didier Perroudon, “Bu, komşumuza dikkat etmediğimiz bir toplumda bir insanın tek başına ölümüdür. Göründüğü kadarıyla yakınlarda akrabası bulunmuyor. Ev sahibi olması nedeniyle dikkat çekmemiş. Çünkü ölümünü kimse fark etmemiş. Büyük ihtimalle mahallede hiç kimseyle sosyal bir ilişkisi yoktu.” açıklamasını yaptı. 1948 yılında Fransa’ya çalışmak için gelen Martinez, burada zengin bir kadınla evlenerek onun mirasına sahip oluyor. Geçtiğimiz aylarda, komşusunun nemlenme yüzünden şikâyette bulunması üzerine harekete geçen belediye ekipleri sızıntının kaynağını araştırırken, terk edilmiş görüntüsü veren evde yaşlı İspanyol ressamın iskeletini buluyor.

Martinez’e gelen mektupların 1997 yılının başından itibaren açılmamış olduğu görülürken, suyunun 1996’da ve elektriğinin 1997’de kesildiği ve banka hesabının ise hareket olmadığı için 1999 yılında kapandığı bilgisi verildi”.

Belki çok uçlarda bir örnek.

Belki bizde de yalnız yaşayan biri, evde tek başında öldüğünde, haberimiz olmuyor. Ne ki yine de bir komşusu fark edebiliyor, epeydir ortalıkta gözükmüyor yoksa bir şey mi oldu diye polise haber veriyor.

Fazla merak bizde de hoş görülmez ama mutlaka bir komşu durumun farkına varır ve o yalnız ölünün ıstırabına son verir.

Bizdeki güzel hasletler bunlar.

Gerçi şimdi metropollerin zengin muhitlerinde tıpkı batıdaki gibi komşuluk sıfır.

Ama bizim ülkemizin her yanında zengin siteler yok ki.

Hadi nüfusun binde biri kendisini içinde yaşadığı toplumdan yalıtmış olsun.

Geriye kalan büyük çoğunluk, yine de komşuluk ilişkilerine önem vermekte.

Arka sokaktaki hasta gelini ziyaret edebilmekte.

Cenazesi olan eve yemek götürebilmekte.

Bayram namazlarında musafahalaşabilmekte.

Belki bunlar aklı bir karış havada gençler için önemsiz şeyler.

Biraz yaşları, yılları, kat kat üzerlerine geçirirlerse; o zaman anlayacaklardır ne denli kıymetli olduklarını.

Adıyamanlı Aşur, bir tren konpartmanında koştururken, benimle konuşmaya ne kadar sevinmişti ama yaptığı işler aksayamazdı, hem etrafı temizliyor hem de arada koşup memleketini ne kadar özlediğini anlatıyordu.

“İltica denen engerek, boynumda; beni esir almış, rüyalarımda görüyorum köyümü” demişti.

Yüzünde tek tebessüm kalmamıştı, acıklı bir türküyü sessizce çığırırken, ciğerlerinin yandığını anlatmıştı.

Bir tepenin üzerindeki ağacı gösterip, “tren her gün bu tepenin önünden geçerken tıpkı köyümdeki ahlât ağacı”, diye oraya bakmaya doyamadığını anlatırken gözyaşlarını göstermemek için hızla uzaklaşmıştı.

Memleket aşkını ne kadar içli anlatmıştı.

O memleket içinde ailesi, akrabaları, hemşerileri, hatıraları, geçmişi, atalarının toprak olmuş kemikleri, köyünün kokusu, ahlât ağacı, dağ pınarı, tarlasının gelinciklerinin toplandığı bir hazine durmakta idi.