Birkaç yıldan beri hikâyelerini kitaplaştırması için telkinlerde bulunuyordum. Her seferinde mahcup bir edayla tepki verir ve en azından bir sonraki karşılaşmamıza kadar beni başından savmış olmanın huzurunu yaşardı.
Bu arada sırf onun hikâyelerini okuyabilmek için satın aldığım dergiler oldu. Bunlar şimdiye kadar sadece Dergâh, Edebiyat Ortamı ve Tasfiye’de yayımlandığına göre, demek ki bu dergiler kimi sayılarıyla onun hikâyeleri aracılığıyla bana keyif vermişler!
Elbette öznel bir tutumla açıklanabilecek bir durum bu. Zira hikâyeleriyle bir okurun kalbine girmiş bir yazarı özellikle takip ettiğimi daha başka nasıl ifade edebilirim ki
Mustafa Başpınar’dan bahsediyorum, onun Meleğin Gölgesi adlı kitabında yer alan hikâyelerinden…
On üç hikâyeden oluşan bir kitap Meleğin Gölgesi…
Bu eserle ilgili yazılan yazıların bir kısmında kitabın adıyla içeriği arasında bir uyum arama çabası içine girenler oldu. Bu pek doğal sorgulama sürecini sanırım aydınlığa kavuşturabilen çıkmadı. Oysa kitaptaki hikâyelerden birisi “Melek Babam” adını taşıyordu. Bunun dışında Meleğin Gölgesi’ndeki pek çok hikâyenin en önemli kahramanı “baba”dır. Aşağıda üstünde duracağımız ve “aile hikâyeleri” diye adlandıracağımız metinlerde bu hususa değineceğiz. Fakat burada şu kadarını söyleyelim, Başpınar’ın başta “Melek Babam” olmak üzere kahramanları arasında bir “baba”nın yer aldığı hikâyelerinin doğurduğu atmosfer kitaba verilen adı belirlemiş olmalı.
Meleğin Gölgesi’ndeki pek çok hikâyeyi dergilerden okumuş olmakla birlikte, kitabı sıkı bir şekilde okumayı ihmal etmedim. Meslekî yoğun okumalarım arasında kendilerine sığındığım keyifli metinlerdi Meleğin Gölgesi’ndeki hikâyeler. Üstelik tek başıma da değil, çevremdeki genç bir okur kitlesini de bu serüvene davet ederek.
Böylesi pek nadirdir, derinlikli ve bir o kadar da nazenin edalı bir kitaba imza atmış Meleğin Gölgesi’yle Mustafa Başpınar. Buna paragrafların görselliğini, diğer bir ifade ile sinematografik diziliş (sanki üç saniye kuralına mahsus bir diziliş) tekniğini de eklemeliyiz. Böylece, kendisini kolay okutan bir kitap çıkıyor karşımıza. Mustafa Başpınar’ın ilk kitapla sağladığı bu sunum, Türkiye ölçeğinde dikkate değer bir okur grubu kazandırmış olmalı kendisine. En azından benim gözlem ve tespitlerim bu yönde…
Aile hikâyeleri…
Yukarıda da belirttik, Meleğin Gölgesi’ndeki pek çok hikâyede önemli kahramanlardan birisi babadır. Hikâyelerde farklı şahsiyetler şeklinde karşımıza çıkan baba figürü bizi ister istemez ayrı bir kategori yapmaya sevk etmektedir.
Meleğin Gölgesi, hayatını kitaplara ve okumaya adamış Yahya Bey’in bir taşınma sürecine tekabül eden on günlük kitapsızlık sıkıntısını anlatan “Bir Çocuk Kadar Saftı” başlıklı hikâyeyle başlar. Kolilere doldurulmuş olan kitaplarından ayrı kalan Yahya Bey, sanki ruhunu kaybetmiş gibidir. Bir türlü gerçekleşmeyen taşınma işi, onu kitapsız bırakmakla kalmaz; nefessiz, renksiz ve albenisiz bir dönem yaşatır. Kitap âşığı hemen herkesin timsali olabilecek bir şahsiyettir Yahya Bey. Bu yüzden Meleğin Gölgesi’nde konuşlandırıldığı yer anlamlıdır. Hikâyede aile içindeki pozisyonuna da temas edilen Yahya Bey’e, silik bir baba rolü biçilmiştir.
Bir aile faciasını yansıtan “Kalbinde Çırpınan Kuş” iki bölümlük bir hikâyedir. İlk bölümünde bir çocuk ile annesinin birbirlerine düşkünlükleri resmedilir. Anlatıcının bu düşkünlüğü yansıtmak için seçtiği mekân oldukça önemlidir. Yufka açılıp ekmek pişirilen bir ocak başı. Evin alt katındaki bu mekân sürekli yanan ocaktan ötürü hayli sıcaktır. Anneyle “paşa”sının birbirlerine olan düşkünlüklerinin sıcaklığını bundan daha iyi yansıtacak mekân tasarımı mümkün müdür Buna biraz sonra pişirilip çocuğa verilecek “çökelekli” eklenebilir bir de. Nihayet o anda çocuğun içinde sanki bir kuş çırpınıverir. Lakin bu kuş hikâyenin ikinci bölümünde ölümle pençeleşecektir. Bitmeyen ekmek işleri yüzünden eve geç gelmek zorunda kalan anne, şiddete maruz kalacaktır. Bir aile faciasının anlatıldığı bu bölümde zalim bir baba tasviriyle karşı karşıyadır dünyamız…
Olumsuz baba tipinin eleştirildiği hikâyeden hemen sonra gelen “Kuyu”, Mustafa Başpınar’ın ana-baba-çocuk ilişkilerini en berrak yansıtan hikâyedir. Yusuf Kıssası bağlamında Kur’an’a atıflarla gelişen “Kuyu”da oğluyla ilgili kaygıları yüklenmiş bir babanın ruhî zikzakları anlatılır. Bu zikzaklar sürecinde çokça düşülen yeisler az kalsın okuyucuyu menfi bir sürece sürükleyecekken, çok şükür ışık (umut) saçan bir sonla biter hikâye. Bu arada babaya yakışanın “Yakup’luk” olduğu ortadayken özdeşleşmenin Yusuf’la yapılması kurguya dayalı bir hata olarak görülebilir.
“Kuyu”nun kederli babası “Olur mu Öyle ” hikâyesinde farklı bir hâlet-i ruhiye ile okur karşısına çıkar. Mesut bir aile senaryosu diyebiliriz bu hikâyeye. İğde kokularının doldurduğu bir Bursa atmosferi ve bunu bir akşam saatinde ailesiyle paylaşan bir baba. Fakat bu paylaşımın anlatımından ziyade, antikalaşmış bir televizyon üzerinden kendi çocukluk çağına giden anlatıcı-baba, ikinci bir aile çevresine götürür okuru. Böylece anlatımı yapılan baba sayısı ikiye çıkar!