Geçen hafta Osmanlı hanesinde (ev) kalmıştık…
Osmanlı hanesi, Osmanlı aile yaşantısını temsil eden
anlayış ve yaşama biçiminin gereklerine uygun olarak inşa edilmiş bir yapı idi.
Dinin sokaktan ve dış alemden bir anlamda “mahremiyet” vurgusunu temsil eden
hane (ev), bahçe duvarları veya pencere kafesleriyle kapalı bir mekandır. Dış avlu
ya da bahçe kısmı özellikle kadın ve çocuklar için bir güvenlik ve huzur
alanıdır. Ondokuzuncu yüzyıl gündelik yaşamında iktisadi ve kültürel otarşi
(kendine yeterlilik) parçalanırken mahalle düzeni çok merkezli ve farklı
mekanlara doğru dağılır. Tanzimatla çeşitli etnik-dini grupların farklı
vasıfları iç içe geçtiğinde (ihtilat) çözülme hız kazanır.
Klasik dönem Osmanlı zihniyeti, madde ve fizik aleme ait
bilgiyi ilmin bir bölümü içinde değerlendirirken Tanzimat’la birlikte ilimle
pozitif bilgi özdeşliği kurulur. Bu özdeşlik içinde doğrusal/ilerlemeci gelişme
düşüncesinin ithal edildiği ve batıdan tercümelerle Osmanlı düşünce dünyasını
etkilediği görülür. Batı iktisat literatürünün öncelikle bu tercümelerle
Osmanlı iktisat algısına etki ettiği on dokuzuncu asrın ikinci devresinde
Osmanlı mahallesindeki fert ve aileden çok sivil ve resmi elitin zihnine
yönelmektedir. Ülkenin geniş toplum kesimlerinde dinin biçimlendirdiği
geleneksel zihin dokusu, bürokratik elit kadar etkiye açık olmamış, büyük
oranda direncini muhafaza etmiştir.
Yine geleneksel Osmanlı mahallelerinde, birlikte yaşayan
farklı cemaatlerde ilişkinin sınırlılığı, çatışmanın azlığı ve fakat gerilimin
daima varlığına rağmen modern toplumlardaki asimile olma, sürekli çatışma ve
direnişler oluşmaz. Aynı topraklarda
yaşamalarına rağmen “gavurun müslümanla karışmaması”na dayanan Osmanlı devri
geleneksel toplum yapısında farklı dini cemaatlerin statüsü “zımmi”
sayılmalarıyla temellenmişti. Bu konum, Tanzimat’la ilk kez ciddi bir kırılmaya
uğrar ve sonraki dönemlerde (uluslaşma ve modernleşme) müslüman-kafir ayrımı
eşitsizlik olarak kabul edilmeye, dolayısıyla tüm inanç grupları “bir ve aynı”
sayılmaya başlar.
Tanzimat’la başlayıp devam eden hukuki-idari reformlar,
toplumda meşruluk kaygısını modernleşme çabalarıyla birlikte yaşatan bir tür
dualizm üretmiştir. II. Meşrutiyet devresinde geleneksel kadın, evlilik vb.
algılar, batı orijinli düşünce akımlarının da etkisiyle iyiden iyiye aşınmaya
yüz tutmuştur. Özellikle İttihat-Terakki çevresinde geleneksel anlayış yer yer
hırpalanırken geleneksel Osmanlı ailesinin kalbi değerindeki kadın çevresinde
ilk feminist eğilimler ortaya konmuştur. 1917 tarihli “Hukuk-u Aile
Kararnamesi” kadınlara boşanma hakkı ve çok eşliliğe karşı kısmi destekler
sunmuş ancak iki yıl sonra yürürlükten kaldırılmıştır. 1926 Medeni Kanun’u ise
keskin bir dönüşüm noktasıdır.
Geleneksel Osmanlı ailesinin genellikle kendisine
yetebilen mütevazı arz-talep dengesi yerine bundan böyle üretim ve tüketimin
sınır tanımayan iktisat kültürüne yolculuk başlamıştır.Bir çeşit bağımlılık
süreci yaşayan ve ekonomik-siyasal gelişmeler sonunda kapitalizmin
maddi-düşünsel etki alanına giren Osmanlı yönetici ve aydını ise, iktisadı
artık Kınalızade’nin Ahlak-ı Âlâi’sinde ifadesini bulan “ilm-i tedbir-i menzil”
anlayışından farklı bir düzlemde algılamaktadır
Kapitalist yeni dünya düzeninin küçük ve mütevazı olana
değil, niceliksel olarak büyük ve giderek daha büyük olana doğru kışkırtıcı
davetine icabet eden devlet ve toplumun öncelikleri maddi örüntüler etrafında
yeniden şekillenir. Dürüstlük, kanaat, dostluk, vefa gibi değerler, yerini
maddi yarar, karlılık, gösteriş, lüks tüketim vb. yönelimlere terk eder. Böyle
bir yönelimin geleneksel mahallenin komşuluk, diğergamlık, paylaşma,
mahremiyete saygı gibi kıymet ve hassasiyetleri birer birer aşınmaya
başlayacaktır. Mahallenin tanıdık yüzleri biribirine yabancılaşacak, esnaf
“rekabet”le tanışacaktır. Biribirine müşteri göndermek, “ince eleyip sık
dokumak” bu yeni dünyada bir tür “enayilik” olarak nitelenecektir.
Artık devasa alışveriş merkezlerinde, sahibini
tanımadığınız ve yüzyüze gelme ihtimalinizin hayli zayıf olduğu bu marka
mağazalardan alışveriş yaparken sizinle muhatap olan kasiyerin inisiyatifi
yoktur. Sizin o an için cüzdanınızı unutmuş olmanız, o günlerde bir darlık
içinde bulunmanız kimseyi ilgilendirmez. Her daim yanı başınızda hazır ve nazır
bankalar dışında tabii ki…Onlar daha çok ve istediğiniz kadar alışveriş
yapabilmeniz için artan seçenekler sunmaktan geri kalmayacaklardır. Mahalleli
ya da komşu değilsinizdir ama size olabildiğince “güvenirler”.
Evleriniz çok odalı ve hayli geniştir ama yatılı
misafirden pek de hazzetmezsiniz. Öyle ya herkesin bir düzeni ve yapacak dünya
kadar işi vardır artık. Üst üste, alt alta dizili çok katlı binalarda sizi dış
dünyadan koruyan çelik kapılarınızın kalitesi, “emniyetinizi” temin eder.
Apartmana giren-çıkan bir yabancının gerçekten bir yabancı olup olmadığı
hakkında kimsenin sarih bir fikri yoktur. Kim kime gelmiştir, kim kimin
tanıdığıdır, kim kimin hırsızıdır bilinmez. Sözünü ettiğimiz yabancılaşma
sadece toplu konutlarda yaşayan toplulukların değil, modern kentlerin sokak
aralarında dikili apartmanların da sorunudur. Apartman sakinleri biribirine
gard almış, genellikle problemli, hiç değilse irtibatlar minimize edilmiştir.
Din değiştirmeye hacet yok…
İçinde yaşadığımız bizim mekanlar dönüşmüş, hayat
biçimleri, tercihler değiştirilebilmişse operasyon tamamdır.