Medeniyet dönüşümleri ıı

Abone Ol

Geçen hafta bu köşede yayınlanan  “Medeniyet Dönüşümleri” adlı yazımıza bir kardeşimiz açıklama talebinde bulundu. Yazımıza yapılan yorumda;

“Yazılarınızı okuyorum güzel tespitler yapıyorsunuz teşekkürler. Ancak 20 Eylül 2018 Perşembe günü Medeniyet Dönüşümleri isimli yazınızda yanlış anlamalara meydan verecek cümleler var. Mesela ‘Batılılaşmayı ret etmek cehalettir.’ ‘İsrailiyat modern ulemanın dediğinin aksine iyi bir şeydir’ ‘..... en az bir Batılı kadar Batı’yı bilmek ve yaşamak gelecekte kuracağımız yeni üst dil ve kültürümüzün olmazsa olmazıdır.’ ‘Tahkike ulaşmanın da yegâne yolu taklidi tam olarak yapmaktır’ gibi bakış açılarına açıklama bekliyoruz efendim, iyi çalışmalar.”

Öncelikle yazıdan alıntı yapacak kadar dikkatli bir okuyucunun varlığı beni mutlu etmiştir. Bu cihetle teşekkürü bir borç bilirim. Açıklama kısmına gelince;

“Batılılaşmayı ret etmek cehalettir” ifadesi alışık medeniyet okumalarımıza ters gelse de medeniyetlerin dönüşümlerini incelediğimizde kaçınılmaz bir süreç olarak karşımızda durmaktadır. Bilebildiğimiz kadarı ile medeniyetlerin dönüşümleri ve ileri bir medeniyeti inşa süreçleri kaçınılmaz olarak taklit edilen medeniyetin içselleştirilmesi ile mümkün olmuştur. Bu içselleştirme süreci başta varlık anlayışlarının özümsenmesi ve dönüştürülmesi, akabinde dilinin kavranması ve üstlenmesi ile ortaya çıkmaktadır. Pers medeniyetini düşünün. İslam ile karşılaştıklarında mezkûr medeniyet İslam medeniyeti karşısında taklitçi duruma düşünce ( bura da taklit kötü bir durum değil gerekli bir durumdur) ister istemez önce İslam’ın varlık ve bilgi tasavvurlarını üstlenmiş ve özümsemiş, akabinde dilini yani alfabesini Arapça merkezli olarak yeniden kurmuş ve İslam medeniyetinin bir parçası haline gelmiştir. Aynı durum Türkler içinde geçerlidir. Türkler İslam medeniyeti ile karşılaşınca önce varlık ve bilgi tasavvurları özümsenmiş, akabinde dil yani alfabe üstlenilmiş ve İslam medeniyetinin bir cüzü haline gelinmiştir.

Batı uygarlığı söz konusu olduğunda, batı İslam medeniyetinin varlık ve bilgi tanımlarını özümsemiş İspanya merkezli olarak dil üstlenilmiş yahut tercümeler üzerinde dil paranteze alınmış ve batı uygarlığı -inkâr etse de- insanlığın medeniyet birikimi olan İslam medeniyeti üzerine inşa edilmiştir. Şimdi sıra İslam medeniyetinin batıyı özümsemesinde ve dili üstlenip yeni bir medeniyet denemesini ortaya koymasındadır. Bu durumda batılılaşmayı ret etmek medeniyet dönüşümlerini bilmeme ciheti ile cehalettir. Çünkü medeniyetler komşu medeniyet havzalarının birikimlerini bünyelerine katarak ilerlemek zorundadır. Nitekim bu süreç Osmanlı aydını tarafından görülmüş ve bilinçli bir medeniyet dönüşüm süreci başlatılmıştır.

Daha somut bir anlatım ile medeniyetlerin hikâyesi kahvenin tarihi gibidir. Yemen’in acı kahvesi İstanbul’a gelir İstanbul’da Türk kahvesine dönüşür. Bu kahve 1450’li yıllarda Avrupa’ya gider ve yüz yıllık bir süreç içerisinde “nescafe” olarak geldiği topraklara yani İstanbul’a geri döner. Dolayısı ile bilinçli bir Batılılaşma ister istemez yeni medeniyet denememizin temeli olacaktır. Sanırım bu ifadeler “en az bir Batılı kadar Batı’yı bilmek ve yaşamak gelecekte kuracağımız yeni üst dil ve kültürümüzün olmazsa olmazıdır” cümlesinin de açıklaması mahiyetindedir.

“İsrailiyat modern ulemanın dediğinin aksine iyi bir şeydir” meselesine gelince; bu konu tartışma götürmeksizin bir hakikattir. Bunun en büyük ve ikna edici delili ilk dönem rivayet tefsirlerinde İsrailiyatın sahabe efendilerimizin rivayet zincirinde bulunduğu tariklerle bizlere bilgi kaynağı olarak sunulmasıdır ki bu durum din açısından kaçınılmazdır. Kur’an-ı Kerim de geçen, “Ehli zikre sorun” ifadeleri tamamı ile İsrailiyata başvurun yahut İsrail âlimlerine sorun anlamını taşımaktadır. Bu durum son döneme kadar tartışma konusu bile yapılmamıştır. Geçen haftaki yazımızda da ifade ettiğimiz üzere İslam’ın temel prensipleri dikkate alınarak geçmiş milletlerin bilgilerini kullanmak bir zarurettir. Nitekim usul de “şerrun min kablena” yani “bizden öncekilerin hukukları” maddesi bunun en büyük delilidir.

“Tahkike ulaşmanın da yegâne yolu taklidi tam olarak yapmaktır” ifadesi ise konuyu kapsamakla birlikte konudan bağımsız bir hakikattir. Kişi ne iş yaparsa yapsın ilk ve kaçınılmaz aşama taklittir. Taklit olmaksızın tahkik sadece ilahi lütufla olur ki süreçler genelde taklit-tahkik sıralaması ile ilerlemektedir. Bir sanatçı yahut bir zanaatkâr yahut bir düşünür ileri olanları taklit etmeksizin kendi tarzını yani medeniyetini inşa edemez.

Vakıa şu ki geleneği ihya etmeksizin taklit süreçleri yaşıyoruz. Sadece taklit sürecinde kalıyoruz. Bu yüzdendir ki henüz bir medeniyet inşası süreci uzak geleceği ifade ediyor. Yapılması gereken çok net. “Keşfi kadim vaz’ı cedid”… Kadim olanın keşfedilmesi yeni olanın vaz edilmesidir. Bu bağlamda bu güne kadar ki bütün insanlık tecrübesi kadimdir. Yani bizler için keşfedilmesi gereken bir sürece işaret etmektedir. Bilginin doğusu batısı olmaz. Bilgi doğru yahut yanlış olur ki doğru bilgi her durumda bizlerin muhtaç olduğu şeydir.

Sanırım bu kadar açıklama yeterli. Tekrar takip etme zahmetinde bulunduğunuz için teşekkür ediyorum. Hakikat derdimiz bilenler öncümüz olsun…